Bunu daha önce yazma gücü bulamamıştım kendimde. Annannemi yazmak, onu ne kadar çok özlediğimi yazabilmek kolay değil. Oysa ki onun yeri ne kadar büyük hayatımda. Ne kadar derin, ne kadar sessiz ama bir o kadar sağlam.
Ailemdeki kadınlar sessiz ama güçlüdürler benim ama en güçlüsü annannemdi. Kontrol mekanizması kendine özgüydü, sakindi, naifti ama güçlüydü.
Anlatımları güçlüydü. Üç düşünür bir söylerdi. Zamanının çok ötesinde çalışan bir aklı vardı. Okumayı yazmayı kendi kendine öğrendikten sonra, cumhuriyet dönemi açılan okuma yazma kursunun ilk günü yıldızlı pekiyi ile mezun olmuştu annannem. Ege kadınıydı, adını soyadını ve ülkesinin adını doğru yazması pekiyi derecesine eşdeğerdi okuma yazma kurslarında, hayal kırıklığı içinde kabul etmişti. Yıllar geçtikçe gözleri iyi görmez oldukça daha büyük yazmaya başladı, daha karmaşık yazmaya başladı ama o yazılar hayatımın en anlamlı yazılarıydı. Her harfin üstündeki ince titizlilik kurşun kalemin kağıtta bıraktığı kalın ve sert çizgilerden görürdüm, anlardım. Zaman zaman tersine dönmüş harflerin doğasına aykırı duruşları kağıt parçasında, arkadaşlarımın suratında bir gülümseme yaratırdı, buna çok sinir olurdum, bir sanatçının eserine yapılmış bir hakaret gibi gelir içten içe küfreder belli etmezdim.
Komşuya giderken bıraktığı "Münevver teyzendeyim" notları hala durur. Hala Münevver teyzemdeymiş gibi, eve gittiğimde belki de ordan çıkar gelir diye umarım hala, aptal bir bekleyişle. Derdi arasıra "Ah çocuk sen de fazla hayalgücü var, aptallaştırıyor seni" diye, evet bunda da haklısın, aptalım çoğu zaman ben.
Dedim ya dönemin çok ötesinde giden bir aklı vardı diye, her türlü yeniliğe her zaman açıktı. Okuldan çıkınca önce eve gider üstümü çıkarır, bir şeyler atıştırıp sonra 3 apartman ilerimizde, aynı sitede oturduğumuz annanneme. Okulda ne oldu ne bitti birlikte konuşur, üzerinden geçerdik, sonra haberleri izlerdik eleştiridik kendi çapımızda, bazen görüş ayrılığına düşer saatlerce tartışırdık. Geleceğimi planlardık. Ne olmak istediğim üzerine, nasıl bir gelecek istediğim üzerine. Hep "Seni yüksek yerlerde göreceğimi biliyorum, belki ben buradan değil yukarıdan bakarım sana ama olucak biliyorum" derdi. Belki bu cümlelerle değil, hep farklı bir kalıp ve tonda ama aynı temayla.
Mezuniyetime gelmek isterdi hep, göğsünü gere gere izlemek beni, sonra da eklerdi "kaderde varsa". Kaderini sen belirledin birazcık annannem, çok erken pes ettin. Birden bıraktın kendini, unuttun bütün hayallerimizi. Gitmek daha kolay geldi, bırakıp da her şeyi. Daha çok erkendi, hayallerimiz vardı. Mezuniyetime gelecektin. Beni izleyecektin göğsünü gere gere. Ettiğin duaların varlığını bilicektim, hiçbir şeyden asla hiçbir zaman korkmayacaktım. Sonra ilk maaşımla gezicektik, tozucaktık. Kimseler keyfimizi bozamayacaktı. Biz çok mutlu olacaktık, hep gülecektik, mutsuzlukları sıkıntıları ben hepimiz için yaşadım bundan sonra siz mutlu olacaksınız derdin. Mesleğin olacak, özgür olacaksın, kimseye hesap vermek zorunda olmayacaksın, istediğini yapacaksın, istemediğini yapmak zorunda kalmayacaksın derdin.
Bunlar umurumda değil ki benim şimdi annannem, sen yoksun yanımda. Eve geldiğimde kucağına uzanıp olan biteni anlatamadıktan sonra sana, ne önemi var hayatımın kontrolü elimde olsun. Kendimi kötü hissedince dualarınla bembeyaz pamuk ellerini sırtıma, omzuma götürüp her dokunduğunda kutsanırdım senin tertemiz saflığında. Tertemiz saflığından yoksunum artık, ne önemi var kirlerin içinde bulansam hayatın. Her dokunduğun yer hafiflerdi, yeryüzündeki ağırlığını unutup, kalbim gibi. Kalbimi hafifletirdi güzel suratın. Seni yıllarca eve hapsetmiş yüzündeki çıbanlar her güneş ışığı ile daha da büyürken sen suratının güzelliği konusunda benimle aynı görüşleri paylaşmıyordun belki de, ama en güzel yüzdün benim için. Annem sana benziyor git gide, seviniyorum ben içten içe, o üzülüyor yaşlanıyorum diye, ama anlamıyorsunuz siz suratınızdaki o ender güzelliği.
Yıllardır tabu oldun benim için, konuşamadım senin hakkında. Başka biri annannem deyince bile kötü oldum, onları bile susturdum. Tahammül edemedim senin yokluğuna. Evine her gittiğimde hala kapıdan girmeni bekliyorum, annemler ya da yardımcımız eşyaların yerini değiştirdiğinde sinirden deliye dönüyorum, hepsini eski yerine koyuyorum, sen nasıl bıraktıysan öyle.
Dedim ya seni bırakamadım ben hala, ben hala seni çok özlüyor, hep arıyorum. Yokluğuna alışamadım, yıllar geçse de alışamayacağım. Hep annanne dendiğinde içim cız edicek.
Ne diyim ben seni çok seviyorum. Yıllar geçse de hep çok seviyorum. Yıllar geçti, kimler geldi kimler geçti hayatımdan ama bu hüzün hep kaldı, bi o geçmedi. Geçemedi.
3 Haziran 2011 Cuma
29 Ekim 2010 Cuma
World War 3
Le Monde ve Stern'de yayimlanan ilginc analiz. Sanirim Turkiyedeki gelismeleri bazi Turklerden daha iyi biliyorlar.. .
Ucuncu Dunya Savasi, Turkiye'den cikabilir...
Turkiye, son ve buyuk bir hesaplasmaya dogru gidiyor. Bu ulke korkuldugu gibi irka ya da dine dayali bir bolunme yasamadi. Daha korkunc ve daha temel bir bolunmeyle sakatlandi. Cumhuriyet boyunca suren "kulturel bolunme" artik iyice keskinlesti.
Simdi bir yanda, ayakkabilarini sokak kapisinin onunde cikaran, kadinlarinin basini orttugu, erkeklerinin sokaga pijamayla da cikabildigi, erkek cocuklarinin kahveye gittigi, kizlarinin tam bir baski altinda yasadigi, turkuyle arabesk arasi bir muzikten hoslanan, belki de hic kitap okumamis, hic dansetmemis, hic kari koca birlikte lokantaya gitmemis, hic tiyatro seyretmemis, evlerinde floresan lamba yakan, iyi egitim alamamis, dini inanclari kuvvetli kalabalik bir kitle var.
Diger yanda ise kiz lisesiyle Robert Kolej yelpazesinde egitim gormus, bir dugun salonunda ya da kolej partisinde dansetmis, sinemaya giden, cok fazla olmasa da kitap okumus, muzik zevki pop sarkilarla klasik muzik arasinda dolasan, evi nispeten daha zevkli dosenmis, kizlarin flortune izin verilmese bile goz yumulan, Allah'a inanan ama
ibadete pek aldirmayan, kadinlarinin basini ortmedigi, Sarabin kalitesinden pek anlamasa da kadin erkek bir arada gidilen bir gezmede icki de icmis, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kiyasla cok gelismis hisseden, entelektuel duzeyi cok yuksek olmasa da okumus yazmis, Bati standartlarina yakin bir grup var.
Bu iki grubun yasam tarzi birbirinden kopuk. Onlari, Bati'daki siniflar arasinda ortak bir zevk yaratan kilise muzigi, dini resimler, Incil'in sinemalara bile yansimis hikayeleri gibi birlestirecek kulturel bir zemin yok. Hayatlari, zevkleri, inanislari birbirinden farkli. Hatta birbirine dusmanca.
Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmis, asagilanmis, itilip kakilmis. Simdi bu grup siyasal olarak orgutlendi. Kalabaliklar. Ve her secimi kazanacak siyasi bir gucleri var artik.
Ikinci grup ise azinlikta. Ve artik bir daha secim kazanma ihtimalleri yok. Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya cikiyor.
Daha Batili olan "ikinci grup", Bati'nin siyasi degerlerini kabul ederse bir daha asla iktidari ele geciremeyecegini bildigi icin Bati'ya ve Bati'nin demokratik degerlerine dusman oluyor. Yasam tarzi olarak Bati'ya dusman olan kesim ise iktidari ancak Bati'nin kriterlerini kabul ederek ele gecirebilecegini bildigi icin Bati'yla iliskileri gelistirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.
Bu kulturel parcalanmada "ordu" onemli bir role sahip. Eger, birinci grubu desteklerse ve Bati'nin demokrasisi burada kabul gorurse, ordu da iktidarini kaybedecek.
Aslinda birinci grubun cocuklarindan olusan ordu, kendi iktidarini surdurebilmek icin, kendisine benzemeyen ikinci grupla isbirligi yapiyor. Bir anlamda kendi koklerine ihanet ediyor. Bu iki grup siyasi iktidar icin son kez carpismak uzere hareketlenmis gozukuyorlar.
Birinci grup ekonomik olarak da guclu artik, Anadolu'da uretim yapiyor, "devletle" arasi iyi olmadigi icin malini dis dunyaya satiyor. Para kazaniyor. Siyasi orgutunu destekliyor.
Ikinci grup parasal guc olarak da kuvvetli degil. Dis dunyayla is yapan, disardan borclanan buyuk burjuvazi, Turkiye'nin ancak demokrasiyle normallesebilecegin e inanan entelektuel kesim, devletin yapisinin degismesi ve dunyayla butunlesmesi gerektigini dusunen bir grup burokrat, birinci grubun destekcileri.
Yargi, ordu, burokrasinin onemli bir kismi ikinci grubun arkasinda. Ikinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidari elinde tutmasinin mumkun olmadigini kavradigindan simdi siyaset ve demokrasi disinda bir cozumun pesinde.
Cumhurbaskani secimi kavganin keskinligini ve iki tarafin niyetlerini acikca ortaya koydu. Ordu destekli ikinci grup artik secim de istemiyor icten ice. Ve insanlarin aklindaki darbe istekleri gittikce artiyor. Peki, darbe olursa ne olur?
Yasam tarzi Bati'ya daha yakin olan grup orduyla birlikte iktidara gelir ve Bati'nin destegini kaybeder. Avrupa buna kesinlikle karsi cikar. Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadogu politikalarini desteklemesi karsiliginda darbeyi kabullenebilir aslinda. Ama Amerika'nin onunde de ciddi bir engel var. "Demokrasi getirecegim" diye Irak'i isgal eden bir ulke, dunyaya ve kendi kamuoyuna Turkiye'deki "darbeyi" niye destekledigini aciklayamaz. Ve Irak faciasindan sonra ikinci bir "zorlamayi" gerceklestirecek gucu yok. Istese de istemese de darbeye karsi cikacak.
Silahini ve parasini Bati'dan alan bir ordu ve ulke, Bati'dan koptugunda ne yapacak?
Sanirim uzun zamandir bunu dusunuyorlar ve korkarim bunun cevabini buldular. Turkiye'de darbe olursa, tarihte bugune kadar hic gerceklesmemis yeni bir olusumla karsilasacak dunya. Turkiye, olasi bir darbeden sonra, Rusya ve Iran'la ortaklik kurmak isteyecek. Silahi, enerjiyi ve parayi bu iki ulkeden alacak. Rusya'yla Iran'in elindeki dogal gaz, petrol ve nukleer guc, Turkiye'yi bir sureligine de olsa ayakta tutmaya yeter. Ama Rusya, Turkiye, Iran bloku dunyanin butun dengelerini degistirir. Ortadogu'nun kontrolunu tumuyle ele gecirir. Avrupa'yi kucuk kitasina hapseder. Kafkaslar'i, Afganistan'i, Pakistan'i kendi gucune katar. Musluman dunyayla yakin bir iliski kurar. Petrol kaynaklarina egemen olur. Cin'le isbirligi yapabilir.
Bu gelisme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya'dan olusan "Bati"nin dunyadaki etkinligini inanilmaz bir bicimde azaltir. Yeni blok asker, enerji ve para acisindan cok guclenir. Boylece, Turkiye'deki catlama dunyada buyuk bir catlamaya yol acar.
Eger Ucuncu Dunya Savasi cikacaksa, sanirim, bu catlamadan cikar. "Asla boyle bir sey olmaz" diyebilirsiniz. .. Niye olmayacagina dair elinizde cok kuvvetli veriler varsa, soyleyin. Ama, ya olursa... Ki bana cok mumkun geliyor. O zaman ne yapacaksiniz?
Bugun Turkiye'de kamplasan ve bolunen insanlarin da, Turkiye'yi Avrupa disina itmeye calisan, eski bir imparatorluk olmanin bir yaniyla cok gorkemli, bir yaniyla cok zayif mirasina sahip olan bir ulkeye kustahca davranan, isbirligi yerine "basogretmenlik" yapmaya kalkan Avrupa'nin da, Turkiye politikasinda "ikili" oynayip, kurnazlik ettigini sanan Amerika'nin da, Bu senaryoyu bir dusunmesini isterim dogrusu.
Turkiye'de yaklastigi gorulen kanli bir catismanin butun dunyayi yakmasi sandiginiz kadar uzak bir ihtimal degil. Hic unutmayin ki ilk dunya savasi tek bir tabancanin patlamasiyla baslamisti.
Ucuncu Dunya Savasi, Turkiye'den cikabilir...
Turkiye, son ve buyuk bir hesaplasmaya dogru gidiyor. Bu ulke korkuldugu gibi irka ya da dine dayali bir bolunme yasamadi. Daha korkunc ve daha temel bir bolunmeyle sakatlandi. Cumhuriyet boyunca suren "kulturel bolunme" artik iyice keskinlesti.
Simdi bir yanda, ayakkabilarini sokak kapisinin onunde cikaran, kadinlarinin basini orttugu, erkeklerinin sokaga pijamayla da cikabildigi, erkek cocuklarinin kahveye gittigi, kizlarinin tam bir baski altinda yasadigi, turkuyle arabesk arasi bir muzikten hoslanan, belki de hic kitap okumamis, hic dansetmemis, hic kari koca birlikte lokantaya gitmemis, hic tiyatro seyretmemis, evlerinde floresan lamba yakan, iyi egitim alamamis, dini inanclari kuvvetli kalabalik bir kitle var.
Diger yanda ise kiz lisesiyle Robert Kolej yelpazesinde egitim gormus, bir dugun salonunda ya da kolej partisinde dansetmis, sinemaya giden, cok fazla olmasa da kitap okumus, muzik zevki pop sarkilarla klasik muzik arasinda dolasan, evi nispeten daha zevkli dosenmis, kizlarin flortune izin verilmese bile goz yumulan, Allah'a inanan ama
ibadete pek aldirmayan, kadinlarinin basini ortmedigi, Sarabin kalitesinden pek anlamasa da kadin erkek bir arada gidilen bir gezmede icki de icmis, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kiyasla cok gelismis hisseden, entelektuel duzeyi cok yuksek olmasa da okumus yazmis, Bati standartlarina yakin bir grup var.
Bu iki grubun yasam tarzi birbirinden kopuk. Onlari, Bati'daki siniflar arasinda ortak bir zevk yaratan kilise muzigi, dini resimler, Incil'in sinemalara bile yansimis hikayeleri gibi birlestirecek kulturel bir zemin yok. Hayatlari, zevkleri, inanislari birbirinden farkli. Hatta birbirine dusmanca.
Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmis, asagilanmis, itilip kakilmis. Simdi bu grup siyasal olarak orgutlendi. Kalabaliklar. Ve her secimi kazanacak siyasi bir gucleri var artik.
Ikinci grup ise azinlikta. Ve artik bir daha secim kazanma ihtimalleri yok. Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya cikiyor.
Daha Batili olan "ikinci grup", Bati'nin siyasi degerlerini kabul ederse bir daha asla iktidari ele geciremeyecegini bildigi icin Bati'ya ve Bati'nin demokratik degerlerine dusman oluyor. Yasam tarzi olarak Bati'ya dusman olan kesim ise iktidari ancak Bati'nin kriterlerini kabul ederek ele gecirebilecegini bildigi icin Bati'yla iliskileri gelistirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.
Bu kulturel parcalanmada "ordu" onemli bir role sahip. Eger, birinci grubu desteklerse ve Bati'nin demokrasisi burada kabul gorurse, ordu da iktidarini kaybedecek.
Aslinda birinci grubun cocuklarindan olusan ordu, kendi iktidarini surdurebilmek icin, kendisine benzemeyen ikinci grupla isbirligi yapiyor. Bir anlamda kendi koklerine ihanet ediyor. Bu iki grup siyasi iktidar icin son kez carpismak uzere hareketlenmis gozukuyorlar.
Birinci grup ekonomik olarak da guclu artik, Anadolu'da uretim yapiyor, "devletle" arasi iyi olmadigi icin malini dis dunyaya satiyor. Para kazaniyor. Siyasi orgutunu destekliyor.
Ikinci grup parasal guc olarak da kuvvetli degil. Dis dunyayla is yapan, disardan borclanan buyuk burjuvazi, Turkiye'nin ancak demokrasiyle normallesebilecegin e inanan entelektuel kesim, devletin yapisinin degismesi ve dunyayla butunlesmesi gerektigini dusunen bir grup burokrat, birinci grubun destekcileri.
Yargi, ordu, burokrasinin onemli bir kismi ikinci grubun arkasinda. Ikinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidari elinde tutmasinin mumkun olmadigini kavradigindan simdi siyaset ve demokrasi disinda bir cozumun pesinde.
Cumhurbaskani secimi kavganin keskinligini ve iki tarafin niyetlerini acikca ortaya koydu. Ordu destekli ikinci grup artik secim de istemiyor icten ice. Ve insanlarin aklindaki darbe istekleri gittikce artiyor. Peki, darbe olursa ne olur?
Yasam tarzi Bati'ya daha yakin olan grup orduyla birlikte iktidara gelir ve Bati'nin destegini kaybeder. Avrupa buna kesinlikle karsi cikar. Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadogu politikalarini desteklemesi karsiliginda darbeyi kabullenebilir aslinda. Ama Amerika'nin onunde de ciddi bir engel var. "Demokrasi getirecegim" diye Irak'i isgal eden bir ulke, dunyaya ve kendi kamuoyuna Turkiye'deki "darbeyi" niye destekledigini aciklayamaz. Ve Irak faciasindan sonra ikinci bir "zorlamayi" gerceklestirecek gucu yok. Istese de istemese de darbeye karsi cikacak.
Silahini ve parasini Bati'dan alan bir ordu ve ulke, Bati'dan koptugunda ne yapacak?
Sanirim uzun zamandir bunu dusunuyorlar ve korkarim bunun cevabini buldular. Turkiye'de darbe olursa, tarihte bugune kadar hic gerceklesmemis yeni bir olusumla karsilasacak dunya. Turkiye, olasi bir darbeden sonra, Rusya ve Iran'la ortaklik kurmak isteyecek. Silahi, enerjiyi ve parayi bu iki ulkeden alacak. Rusya'yla Iran'in elindeki dogal gaz, petrol ve nukleer guc, Turkiye'yi bir sureligine de olsa ayakta tutmaya yeter. Ama Rusya, Turkiye, Iran bloku dunyanin butun dengelerini degistirir. Ortadogu'nun kontrolunu tumuyle ele gecirir. Avrupa'yi kucuk kitasina hapseder. Kafkaslar'i, Afganistan'i, Pakistan'i kendi gucune katar. Musluman dunyayla yakin bir iliski kurar. Petrol kaynaklarina egemen olur. Cin'le isbirligi yapabilir.
Bu gelisme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya'dan olusan "Bati"nin dunyadaki etkinligini inanilmaz bir bicimde azaltir. Yeni blok asker, enerji ve para acisindan cok guclenir. Boylece, Turkiye'deki catlama dunyada buyuk bir catlamaya yol acar.
Eger Ucuncu Dunya Savasi cikacaksa, sanirim, bu catlamadan cikar. "Asla boyle bir sey olmaz" diyebilirsiniz. .. Niye olmayacagina dair elinizde cok kuvvetli veriler varsa, soyleyin. Ama, ya olursa... Ki bana cok mumkun geliyor. O zaman ne yapacaksiniz?
Bugun Turkiye'de kamplasan ve bolunen insanlarin da, Turkiye'yi Avrupa disina itmeye calisan, eski bir imparatorluk olmanin bir yaniyla cok gorkemli, bir yaniyla cok zayif mirasina sahip olan bir ulkeye kustahca davranan, isbirligi yerine "basogretmenlik" yapmaya kalkan Avrupa'nin da, Turkiye politikasinda "ikili" oynayip, kurnazlik ettigini sanan Amerika'nin da, Bu senaryoyu bir dusunmesini isterim dogrusu.
Turkiye'de yaklastigi gorulen kanli bir catismanin butun dunyayi yakmasi sandiginiz kadar uzak bir ihtimal degil. Hic unutmayin ki ilk dunya savasi tek bir tabancanin patlamasiyla baslamisti.
17 Ekim 2010 Pazar
Paris Günlükleri _V
Dün bir romantiktim ki beni tanıyanlar bilir bu ayda yılda bir denk gelir, ekinoks gibi ama zamanı belli olmayanından. Önce bir müzikale gittim, tam bir Parizyen gibi. Müzikal eleştirmeni değilim ki size ayrıntılı şöyle bol kaymaklı bir eleştiri yazıyım, güzeldi işte, Emir Bey'in gerilla konserlerinden güzel olmasın :D
Müzikalden sonra dışarı çıktım, soğuk delici bir rüzgar! Aldırmadım yürüdüm Seine boyunca. Yürüdüm, yürüdüm. Pek bişi düşünmedim. Düşünmek istemedim. Romantiktim dedim ya. Pek entellektüel günümde değildim. Çok kolaycık aşık bile olabilirdim. Hahaa inanmazsınız ama olmadım! Seine kenarındaki sahafcıklara takildim epeyce. Eski kitap kokusu beni iyicene aldı götürdü.
Size de oluyordur yahu dimi? Hani böyle çevredeki sesler "mımısjfgişgmdgnhjfljsskhf" gibi gelmeye başlar hiçbir şey duymaz olursunuz, transa geçmiş halinizle dışardan belki de alık bir ifadeyle çevrenize bakarsınız. Oluyor dimi? Olmuyor mu? Olsun lütfen! Çok güzel bir ruh hali o, kimseyi ve hiçbir şeyi sallamayan duyularım beynime bir ziyafet çeker. Ah nasıl desem nasıl anlatsam seviyorum ben o anları. Her şeyle devamlı uyarılmak işkencelerin en fenası aslında. İşte bu dakikalarda, rehabilite hissediyorum bir süreliğine de olsa..
Neyse efendim işte böyle bir ruh halindeyken Seine kenarında hayatımın aşkını bulabileceğimi düşündüm bir an, ama sonra farkına vardım ki çevreme bakıyorum ama görmüyorum. Hahaha romantikken de işe yaramazım :D
İşte böyle güzel romantik günün ardından bir ev partisine gittim. Romantikliğim üstümdeydi ya gün boyunca, duygu serpintileri üstümde duruyordu hala azıcık da olsa. Herkesle muhabbet, gırgır, şamata, hoopp bir duygu bıçak gibi kesti attı o anki mutluluğumu. Hiç beklemediğim bir soğukluk birden başımdan aşağıya doğru süzüldü. Arkadaşlarımı çok özlemiştim. O duygu o kadar sertti ki karnımda bir boşluk, yüzümde bir soğukluk, ellerimde bir soğuk ter hissi... Hay ben böyle özleme diyip hepinize saydım içimden... Hayata geri döndüm 2-3 dakika sonra ama her şey değişmişti, yok aslında ben değişivermiştim, ruh halim değişivermişti.
Ne diyim özlemişim topunuzu! Sevmişim fena topunuzu! Hadi şimdi dağılın! Beni yalnız bırakın!
Müzikalden sonra dışarı çıktım, soğuk delici bir rüzgar! Aldırmadım yürüdüm Seine boyunca. Yürüdüm, yürüdüm. Pek bişi düşünmedim. Düşünmek istemedim. Romantiktim dedim ya. Pek entellektüel günümde değildim. Çok kolaycık aşık bile olabilirdim. Hahaa inanmazsınız ama olmadım! Seine kenarındaki sahafcıklara takildim epeyce. Eski kitap kokusu beni iyicene aldı götürdü.
Size de oluyordur yahu dimi? Hani böyle çevredeki sesler "mımısjfgişgmdgnhjfljsskhf" gibi gelmeye başlar hiçbir şey duymaz olursunuz, transa geçmiş halinizle dışardan belki de alık bir ifadeyle çevrenize bakarsınız. Oluyor dimi? Olmuyor mu? Olsun lütfen! Çok güzel bir ruh hali o, kimseyi ve hiçbir şeyi sallamayan duyularım beynime bir ziyafet çeker. Ah nasıl desem nasıl anlatsam seviyorum ben o anları. Her şeyle devamlı uyarılmak işkencelerin en fenası aslında. İşte bu dakikalarda, rehabilite hissediyorum bir süreliğine de olsa..
Neyse efendim işte böyle bir ruh halindeyken Seine kenarında hayatımın aşkını bulabileceğimi düşündüm bir an, ama sonra farkına vardım ki çevreme bakıyorum ama görmüyorum. Hahaha romantikken de işe yaramazım :D
İşte böyle güzel romantik günün ardından bir ev partisine gittim. Romantikliğim üstümdeydi ya gün boyunca, duygu serpintileri üstümde duruyordu hala azıcık da olsa. Herkesle muhabbet, gırgır, şamata, hoopp bir duygu bıçak gibi kesti attı o anki mutluluğumu. Hiç beklemediğim bir soğukluk birden başımdan aşağıya doğru süzüldü. Arkadaşlarımı çok özlemiştim. O duygu o kadar sertti ki karnımda bir boşluk, yüzümde bir soğukluk, ellerimde bir soğuk ter hissi... Hay ben böyle özleme diyip hepinize saydım içimden... Hayata geri döndüm 2-3 dakika sonra ama her şey değişmişti, yok aslında ben değişivermiştim, ruh halim değişivermişti.
Ne diyim özlemişim topunuzu! Sevmişim fena topunuzu! Hadi şimdi dağılın! Beni yalnız bırakın!
14 Ekim 2010 Perşembe
Paris Günlükleri _IV
Evet haklısınız sıkıntılı şeylerden de bahsetmek lazım. Çok şey var sıkıntılı..
Ah mesela banka sistemleri beni süründüre süründüre öldürecek, her birisi ayrı bir ömür törpüsü! Bir hesap açtırmak ve kıçı kırık bir çek defteri almak ne kadar sürebilir ki?
Tam "oh sonunda oldu, sonunda kartıma ve çek defterime kavuştum" derken çok hem de çok erken konuştuğunuzun farkına varırsınız, çünkü çek defterinde meğerse ev adresiniz yanlış yazılmıştır, çek defterinin tek işlevinin de ev adresini ifşa etmek olduğunun altını çizeyim!
Sonra beklersiniz bir 2 hafta daha, sonra bir zarf gelir kartınız gelmiştir ve "oley artık kartımı kullanabilirim" derken yine çok ama çok erken konuşmuşsunuzdur, çünkü kartla birlikte gelen şifre çalışmamaktadır. Bir başka 2 hafta daha şifre beklersiniz!
Beklemekten bıkmışsınızdır, ama beklemekten başka bir şey de yapamazsınız! İşte izahı halim!
Bekliyorum, bekliyorum, çünkü burda bir şey yapabilmek için banka kartının olması gerekiyor yoksa metro kullanamıyorsun, telefon hattı alamıyorsun, hiç bişi yapamıyorsun, yaşayamıyorsun!
Bekliyorum, hiçbir şeyi, hem de HİÇBİR ŞEYİ bu kadar beklememiştim. Sabrımın sınırları beni de şaşırttı!
Ah mesela banka sistemleri beni süründüre süründüre öldürecek, her birisi ayrı bir ömür törpüsü! Bir hesap açtırmak ve kıçı kırık bir çek defteri almak ne kadar sürebilir ki?
Tam "oh sonunda oldu, sonunda kartıma ve çek defterime kavuştum" derken çok hem de çok erken konuştuğunuzun farkına varırsınız, çünkü çek defterinde meğerse ev adresiniz yanlış yazılmıştır, çek defterinin tek işlevinin de ev adresini ifşa etmek olduğunun altını çizeyim!
Sonra beklersiniz bir 2 hafta daha, sonra bir zarf gelir kartınız gelmiştir ve "oley artık kartımı kullanabilirim" derken yine çok ama çok erken konuşmuşsunuzdur, çünkü kartla birlikte gelen şifre çalışmamaktadır. Bir başka 2 hafta daha şifre beklersiniz!
Beklemekten bıkmışsınızdır, ama beklemekten başka bir şey de yapamazsınız! İşte izahı halim!
Bekliyorum, bekliyorum, çünkü burda bir şey yapabilmek için banka kartının olması gerekiyor yoksa metro kullanamıyorsun, telefon hattı alamıyorsun, hiç bişi yapamıyorsun, yaşayamıyorsun!
Bekliyorum, hiçbir şeyi, hem de HİÇBİR ŞEYİ bu kadar beklememiştim. Sabrımın sınırları beni de şaşırttı!
23 Eylül 2010 Perşembe
Paris Günlükleri _III
Biraz da okuldan bahsedeyim. Hep şehir sıkar..
Şunu söyleyerek başlıyım Boğaziçi gibisi yok! Kütüphanesinden manzarasına, kantinlerinden çimlerine, onun gibisi yok! Meğer beğenmediğim yüzüne tükürdüğüm okulum ne kadar güzelmiş, hatta dışardan Maslak iş binalarını andıran New Hall bile!
Bi kere kampüs olmadan üniversite mantığı bana ters(!) geliyor. Eğer üniversitede okuyorsan kampüsün olucak, öyle bina bina biri orda biri burda o ne ayol! Ömrün yollarda! Hiç kampüs sıcaklığı yakınlaşması yok insanlarda, yoldan geçen birileri oluveriyor herkes ders bitince. Kampüs içi koşuşturmacadan uzak. Bir dersten diğerine giderkenki o 5-10 dakikalık kısa konuşmalardan uzak.
Dersler bitince de herkesde bi ders çalışma aşkı! Aman herkes mi inek olur! Allahım kütüphanede yer yok! Zaten kütüphaneleri de küçücük nerde bizim Abdullah Kuran Kütüphanemiz. Bir de utamadan Avrupa'nın 2. en büyük kütüphanesiymiş. Neyleyeyim ben o kitapları eğer kendim gidip göremezsem, dokunamazsam. Yer altında mahzende mi saklıyorlar napıyorlarsa kitapları! Kitaplarında arasında dolaşıp bol bol kitap kokusu çekmek kadar güzeli var mıdır. Kütüphaneye çok öyle boş boş kitaplar arasında dolaşıp kitapları karıştırıp vakit geçirmişliğim olmuştur. Ama burda kitabı istiyorsun 45 dakika sonra mahzenden çıkarıp getiriyorlar sana. Peh, ben arayıp bulmayınca oldu mu yahu!
Nerde kalmıştım? Heh.. Hep ders çalışıyorlar. Şöyle söyliyim biz bu kadar çalışıyo olsaydık Boğaziçi olarak dünyayı yönetirdik. Ama bu kadar çalışıp hiç kayda değer birilerini çıkaramamaları da... Neyse (=
Derslerde herkes bilgisayarlarını çıkarıyor başlıyor not almaya. Ayyh çıldırmamak içten değil. Beni bilen bilir en nefret ettiğim ses klavye sesidir. Derste zilyonlarca klavye şıkırtısı, hepsini hepsini alıp pencereden atasım geliyor. Allahtan benim gibi kalem kağıt sevdalıları da var da, onların yanlarına oturuyorum paçayı kurtarıyorum.
Derslerin zorluğu kolaylığı konusunda pek bişi söyleyemiycem, bence Boğaziçi gibi. Essayler, paperlar, sunumlar, projeler, quizler, her zamanki modern zaman öğrenci işkenceleri, pek bi fark yok.
Kısacası Boğaziçi çok güzel bir okul arkadaşlar tadını çıkarmak lazım.
Şunu söyleyerek başlıyım Boğaziçi gibisi yok! Kütüphanesinden manzarasına, kantinlerinden çimlerine, onun gibisi yok! Meğer beğenmediğim yüzüne tükürdüğüm okulum ne kadar güzelmiş, hatta dışardan Maslak iş binalarını andıran New Hall bile!
Bi kere kampüs olmadan üniversite mantığı bana ters(!) geliyor. Eğer üniversitede okuyorsan kampüsün olucak, öyle bina bina biri orda biri burda o ne ayol! Ömrün yollarda! Hiç kampüs sıcaklığı yakınlaşması yok insanlarda, yoldan geçen birileri oluveriyor herkes ders bitince. Kampüs içi koşuşturmacadan uzak. Bir dersten diğerine giderkenki o 5-10 dakikalık kısa konuşmalardan uzak.
Dersler bitince de herkesde bi ders çalışma aşkı! Aman herkes mi inek olur! Allahım kütüphanede yer yok! Zaten kütüphaneleri de küçücük nerde bizim Abdullah Kuran Kütüphanemiz. Bir de utamadan Avrupa'nın 2. en büyük kütüphanesiymiş. Neyleyeyim ben o kitapları eğer kendim gidip göremezsem, dokunamazsam. Yer altında mahzende mi saklıyorlar napıyorlarsa kitapları! Kitaplarında arasında dolaşıp bol bol kitap kokusu çekmek kadar güzeli var mıdır. Kütüphaneye çok öyle boş boş kitaplar arasında dolaşıp kitapları karıştırıp vakit geçirmişliğim olmuştur. Ama burda kitabı istiyorsun 45 dakika sonra mahzenden çıkarıp getiriyorlar sana. Peh, ben arayıp bulmayınca oldu mu yahu!
Nerde kalmıştım? Heh.. Hep ders çalışıyorlar. Şöyle söyliyim biz bu kadar çalışıyo olsaydık Boğaziçi olarak dünyayı yönetirdik. Ama bu kadar çalışıp hiç kayda değer birilerini çıkaramamaları da... Neyse (=
Derslerde herkes bilgisayarlarını çıkarıyor başlıyor not almaya. Ayyh çıldırmamak içten değil. Beni bilen bilir en nefret ettiğim ses klavye sesidir. Derste zilyonlarca klavye şıkırtısı, hepsini hepsini alıp pencereden atasım geliyor. Allahtan benim gibi kalem kağıt sevdalıları da var da, onların yanlarına oturuyorum paçayı kurtarıyorum.
Derslerin zorluğu kolaylığı konusunda pek bişi söyleyemiycem, bence Boğaziçi gibi. Essayler, paperlar, sunumlar, projeler, quizler, her zamanki modern zaman öğrenci işkenceleri, pek bi fark yok.
Kısacası Boğaziçi çok güzel bir okul arkadaşlar tadını çıkarmak lazım.
26 Ağustos 2010 Perşembe
Paris Günlükleri _II
Şimdi sıra geldi Paris'te buram buram, burcu burcu tarih kokan binalara, sokaklara ve cafélere...
İnsan her yere, her yere yürümek istiyor, o kadar güzel ki sokaklar. Hahah bazen kendi kendime gülüyorum sokaktakiler deli falan sanıyordur büyük ihtimalle. Nedeni de hep kafam yukarıda ilerilerde hiç önüme bakmıyorum yürürken, İstanbuldaki çukurlar olsa şimdiye 10 kere ölmüş ya da sakat kalmıştım diye :D
Adamlar anayurdu demir ağlarla yüz bin kere örmüşler o ayrı, şaka gibi bir metro ağları var. Adım başı metro istasyonu. Ama Paris'in merkezi küçük bi yer. Her yere yürüyebilirsin hiç zorlanmadan. Zaten tarih kokusundan sarhoş sokaklarda baştan başa yürüyebilirim tüm Paris'i.
Yürürken aklıma hep "Allahım şu binaların birinde ben oturaydım, ev derdine düşmeyeydim" ya da " Allahım zengin ve çok uzak bir amcamdan bana son dakikada bir miras kalsın, o mirascık da Paris'in göbeğinde olsun". Çok mu şey istiyorum ayol!!
Her şeye güzel demek çok sıkıcı evet! Kötü olan da çok çok şey var. Onları da sonraya sakladım...
Neymiş: Pariste logar çukurları kapanırmış
Kimmiş: quasimodo çirkin değilmiş
İnsan her yere, her yere yürümek istiyor, o kadar güzel ki sokaklar. Hahah bazen kendi kendime gülüyorum sokaktakiler deli falan sanıyordur büyük ihtimalle. Nedeni de hep kafam yukarıda ilerilerde hiç önüme bakmıyorum yürürken, İstanbuldaki çukurlar olsa şimdiye 10 kere ölmüş ya da sakat kalmıştım diye :D
Adamlar anayurdu demir ağlarla yüz bin kere örmüşler o ayrı, şaka gibi bir metro ağları var. Adım başı metro istasyonu. Ama Paris'in merkezi küçük bi yer. Her yere yürüyebilirsin hiç zorlanmadan. Zaten tarih kokusundan sarhoş sokaklarda baştan başa yürüyebilirim tüm Paris'i.
Yürürken aklıma hep "Allahım şu binaların birinde ben oturaydım, ev derdine düşmeyeydim" ya da " Allahım zengin ve çok uzak bir amcamdan bana son dakikada bir miras kalsın, o mirascık da Paris'in göbeğinde olsun". Çok mu şey istiyorum ayol!!
Her şeye güzel demek çok sıkıcı evet! Kötü olan da çok çok şey var. Onları da sonraya sakladım...
Neymiş: Pariste logar çukurları kapanırmış
Kimmiş: quasimodo çirkin değilmiş
25 Ağustos 2010 Çarşamba
Paris Günlükleri _I
Vee başladı yeni bir hayat!
Başlaması için bu kadar uğraştan sonra en sonunda Paris'teyim. Daha önce hiç göremediğim bir rüyayı görmenin rahatlığıyla uyanıyorum sanki uykulardan. Nasılsa artık o duygu, nasıl anlatayım ki!! İşte bekler bekler sonra zevk pezevenkliğine dalarsın yaa.. Ahh ahh öyle bir şey şu anki ruh halim.
Biraz bahsetmek gerekir di mi bu kadar gelmişim etmişim. Öncelikle insanlar kaba, soğuk ve umursamaz dememi bekliyorsunuz dimi? Ama demiyeceğim, bilakis! Gelir gelmez (benim şansıma da olabilir) hep hep kibar ve yardımsever insanlarla tanıştım.
Uçaktan indim trene bineceğim, bilet gişesine gittim, ordaki insanların ingilizce konuşmamasında korkuyordum ama "voila" karşımda süper ingilizce konuşan insanlar. Epey muhabbet ettikten sonra biletimi aldım ve trene bindim.
Trenden indikten sonra taksiye binip gidicek olduğum yere doğru yol alacaktım. Yanımda konuşan bir kadın duydum birden. Önce bana söylemiyordur canım dedim sonra bir baktım, gerçekten benimle konuşuyor ve bana yardım etmek istiyor! Bavulunu birlikte indirebiliriz merdivenlerden dedi, tanrım yanlış mı duyuyorum acaba diye düşündüm önce. Sonra teşekkür ederim indiririm ben dedim, yok yok olmaz deyip tuttu indirecek. O sırada bir tane ultra esmer arkadaşlardan (zenci deyince ırkçı hissediyorum kendimi burda) biri gelip bavulu kaptı, bırakın siz indiremezsiniz ben indiririm deyip koca bavulu kucaklayıp indirdi, gözlerimin önünde!!!
Merdivenlerden çıkarirken de bir başka kişi gelip esmer arkadaşa yardım etti, iki kişi çıkardılar bavulu. Sonra kadın (ayy farkettim ki ismini bile sormadım!)benim için telefon edip taksi çağırdı. Benimle birlikte taksiyi bekledi. Ben de düşündüm bu iyiliğin altında kalmamam lazim ama nasıl,havaalanından aldığım 4 paket lokum vardı, onun bir tanesini kadına verdim. Ayy bir mutlu oldu ki!!
Sonra ertesi gün trene binerek banliyödeki evden Paris merkeze inecektim. Bekliyorum, yanıma bir kız yaklaştı, "çok uzun zamandır bekliyor musun" dedi. Ben de "hayır" dedim. Sonra benim yabancı olduğumu anladı İngilizceye döndü, neyse bütün yol boyunca yarı ingilizce yarı fransızca konuştuk da konuştuk. Çok güzeldi. Ben trene binerken bilet alamamıştım, bilet gişelerinde tadilat vardı. Beni biletsiz yakalasalardı epey bi pahalı cezaları var, neyse sohbet ettiğim kız (Marlene)bana kendisinde fazladan bilet varmış onu verdi! (Sibel- evlerinde kaldığım tanıdığımızın- dediğine göre günahlarını bile vermezlermiş kimseye!)ama bana bir bilet vermeyi teklif etti.
Ya çokşanslıyım ya da bana denk gelen insanlar lezbiyendi :D Ama fesat olmak istemiyorum. Bence burdaki insanlar söylenildiği kadar soğuk değiller.
Çünkü en son (yani dün) trene bindiğimde 50 yaşlarında dışardan gayet soğuk görünen bir teyze yanıma yaklaştı, bilet nasıl alıcaz diye sordu. Birlitke ilet aldık, teşekkür etti, yabancı olduğumu anladı (bu aksanla o kadar zor olmuyo anlamak :D), muhabbet ettik. Güzeldi.
Neyse şimdilik insanları hakkındaki düüncelerim böyle ama ben çok şanslı olabilirim. Bir de şöyle bir ayrıntı var ki beni önce Fransız sanıp muhabbete başlıyorlar sonra yabancı olduğumu görünce de ayıp olmasın diye muhabbete devam ediyor olabilirler :D
Başlaması için bu kadar uğraştan sonra en sonunda Paris'teyim. Daha önce hiç göremediğim bir rüyayı görmenin rahatlığıyla uyanıyorum sanki uykulardan. Nasılsa artık o duygu, nasıl anlatayım ki!! İşte bekler bekler sonra zevk pezevenkliğine dalarsın yaa.. Ahh ahh öyle bir şey şu anki ruh halim.
Biraz bahsetmek gerekir di mi bu kadar gelmişim etmişim. Öncelikle insanlar kaba, soğuk ve umursamaz dememi bekliyorsunuz dimi? Ama demiyeceğim, bilakis! Gelir gelmez (benim şansıma da olabilir) hep hep kibar ve yardımsever insanlarla tanıştım.
Uçaktan indim trene bineceğim, bilet gişesine gittim, ordaki insanların ingilizce konuşmamasında korkuyordum ama "voila" karşımda süper ingilizce konuşan insanlar. Epey muhabbet ettikten sonra biletimi aldım ve trene bindim.
Trenden indikten sonra taksiye binip gidicek olduğum yere doğru yol alacaktım. Yanımda konuşan bir kadın duydum birden. Önce bana söylemiyordur canım dedim sonra bir baktım, gerçekten benimle konuşuyor ve bana yardım etmek istiyor! Bavulunu birlikte indirebiliriz merdivenlerden dedi, tanrım yanlış mı duyuyorum acaba diye düşündüm önce. Sonra teşekkür ederim indiririm ben dedim, yok yok olmaz deyip tuttu indirecek. O sırada bir tane ultra esmer arkadaşlardan (zenci deyince ırkçı hissediyorum kendimi burda) biri gelip bavulu kaptı, bırakın siz indiremezsiniz ben indiririm deyip koca bavulu kucaklayıp indirdi, gözlerimin önünde!!!
Merdivenlerden çıkarirken de bir başka kişi gelip esmer arkadaşa yardım etti, iki kişi çıkardılar bavulu. Sonra kadın (ayy farkettim ki ismini bile sormadım!)benim için telefon edip taksi çağırdı. Benimle birlikte taksiyi bekledi. Ben de düşündüm bu iyiliğin altında kalmamam lazim ama nasıl,havaalanından aldığım 4 paket lokum vardı, onun bir tanesini kadına verdim. Ayy bir mutlu oldu ki!!
Sonra ertesi gün trene binerek banliyödeki evden Paris merkeze inecektim. Bekliyorum, yanıma bir kız yaklaştı, "çok uzun zamandır bekliyor musun" dedi. Ben de "hayır" dedim. Sonra benim yabancı olduğumu anladı İngilizceye döndü, neyse bütün yol boyunca yarı ingilizce yarı fransızca konuştuk da konuştuk. Çok güzeldi. Ben trene binerken bilet alamamıştım, bilet gişelerinde tadilat vardı. Beni biletsiz yakalasalardı epey bi pahalı cezaları var, neyse sohbet ettiğim kız (Marlene)bana kendisinde fazladan bilet varmış onu verdi! (Sibel- evlerinde kaldığım tanıdığımızın- dediğine göre günahlarını bile vermezlermiş kimseye!)ama bana bir bilet vermeyi teklif etti.
Ya çokşanslıyım ya da bana denk gelen insanlar lezbiyendi :D Ama fesat olmak istemiyorum. Bence burdaki insanlar söylenildiği kadar soğuk değiller.
Çünkü en son (yani dün) trene bindiğimde 50 yaşlarında dışardan gayet soğuk görünen bir teyze yanıma yaklaştı, bilet nasıl alıcaz diye sordu. Birlitke ilet aldık, teşekkür etti, yabancı olduğumu anladı (bu aksanla o kadar zor olmuyo anlamak :D), muhabbet ettik. Güzeldi.
Neyse şimdilik insanları hakkındaki düüncelerim böyle ama ben çok şanslı olabilirim. Bir de şöyle bir ayrıntı var ki beni önce Fransız sanıp muhabbete başlıyorlar sonra yabancı olduğumu görünce de ayıp olmasın diye muhabbete devam ediyor olabilirler :D
Kaydol:
Yorumlar (Atom)