Herkese, beni üzen, üzmeyi denemiş herkese çok kötü şeyler yapabilirim. İçimdeki bu kötü tarafı ve potansiyelini çok iyi biliyorum. Biliyorum ve korkuyorum. Karanlığın hırçınlaşmasından, şiddetinin şevkini durduramamaktan. Korkuyorum sonra yaptıklarımdan pişman olmaktan. Bu yüzden hep evcil tutuyorum kendimi, kafeslerde tutuyorum o ehlileşmemiş, pis halimi. Ama zaman zaman şöyle gün ışığına çıkarıp yeri göğü inletsin öyle istiyorum ki! Herkesi dize getirsin.
İçimdeki bu manyak, bu sapık ruhu özgürce bırakıp, içime attıklarımı bir kere de dışarı yansıtmak. Normal halimin altındaki bu manyaklık her daim kontrol altındayken ne kadar da yoruluyorum halbuki. İşte "herkesce onaylanan" olabilmek için kontrol altında tutuyorum. Ne acı insanın içindeki sesleri susturması, ne kadar zor.
İnsan olmanın gereği diyorlar zaman zaman buna, yoksa medenileşmiş, civilize olmuş insanlar olamazmışız. Öyle her aklımıza geleni yaparsak toplumda anormal kaçacak, o zaman düzen mi kalırmış.
Var ya yemişim düzeni de, sistemi de, toplumsal baskıları da. İçim acırken var mı ötesi. İçimdeki sesler beni sağırlaştırırken, gözümün önüne gelen görüntüler kör ederken, toplumun benim hakkımda ne düşündüğünü nereme takarım ben sizce. Evet orama bile takmam!
Bu gün bir an geldi ki, sustum, içimdeki sesler çıksın ortaya diye. Çoğu hırçın sesler çıkarıyor, çığlık çığlığa bağırıyorlar, içimden çıkmak için baskı yapıyorlar durmadan. Başımın ağrısı amansız bu sesler dışarı çıkmadan. O an ne yapacağımı bilemedim, kime yansıtabilirim ki bu şiddetli öfkeyi. Kime? Kendime? O'na? En yakınımdakilere? En uzağımdakilere? O an karar verdim öfkemin tadına bakacak şanslı şahsiyete. Sen! Okuyan olsun olmasın şu anda bu öfkeyi gören öfkemi alacak, öfkemi yazarken kusuyorum. Daralan ruhum, genişliyor. Yine imdadına yetiştin. Kimse bilmese de görmese de belki bu yazıyı, ben öfkemi sundum sana bu yazıda. Suçsuzdun sen, ben de değildim bu kadar acıtılırken kalbim, ben de suçsuzdum. Hepimiz zaman zaman birilerinin hareketlerinden acıtılırken, bir başka kişiyi yine biz de acıtıyoruz. Giriyoruz bu döngüye çıkamıyoruz.
İşte o an sen okuyan öfkemin tadına baktın, işte o an ben beni acıtanı sana yansıttım. Açık ve seçik değil, ama hayatta ne açık ve seçik ki?
mevzu-bahis-"karışık"-biraz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mevzu-bahis-"karışık"-biraz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Temmuz 2011 Pazar
3 Haziran 2011 Cuma
İd Dalaşı
Yeni seçimler yeni umutlardır birçok ülkede. Belki bizimkinde de öyledir büyük bir kesim için, onları bilemem, kendimi bilir, kendimden bahsederim ben burada.
Bizim köyde işler biraz garip işliyor. Hopa'yla sopa karışıyor, çılgın vaadler hayalperestleri bile şaşırtıyor, insanlar protesto haklarını kullandıkları için tutuklanıyor, hatta ölüyor. Meşru güç orantısını dünya üstünde var olmayan ölçülere göre ayarlayıp orantısızlığın tarihini yazıyor. Bizim köyde görme engelli bir vatandaş azarlanıyor, milletvekillerinin seks kasetleri belgesel gibi dolaşıyor ortalıkta. Partiler meydan savaşlarına hazırlanıyor, yetmiyor milyonlar harcanıyor sokaklara atılacak olan o kağıt parçalarına.
Sonra parti liderleri "supra-humanus" hastalığına yakalanıp, benlik karmaşasıyla meydanlarda aslan, televizyonlarda kaplan, seçimlerde şeytan olarak beliriyorlar karşımızda.
Yeni seçimler yeni umutlar demiştim dimi? Yeni umutlar değil, hayal kırıklıklarıdır benim için seçimler Türkiye'de her zaman. Sonuçlarından bahsetmiyorum seçimlere giden bu süreçten bu savaştan bahsediyorum. Bu savaş halinin insanlarda yarattığı huzursuzluğu, mutsuzluğu, umutsuzluğu yaşıyorum ben her seçim arefesinde. Oy kullanmaktan nefret etme noktasına geliyorum, lanet olsun, bu benim hakkımdı, bırakın beni kendi halime, allaha şükür okuma yazma biliyorum, seçim programlarınızı okuyabiliyorum, bırakın beni kendi halime istediğime veririm oyumu, şimdi defolun, dönün o küçük dünyanıza, merkezi olduğunuz o sırçalı köşklerinize.
Benliklerinin "id" halinde boğulan bu insanlar "it" haline gelerek kavgaya hazırlanıyor. İd dalaşı.
"Ben her seçim umutsuz olurum,
huzursuz olur mutsuz olurum.
Ateşlendikçe id dalaşı, Taşar içimden öfkem,
"eşkiya" olurum, "terörist" olurum."
Bu da benim seçim şarkım. Şimdi susun, dağılın!
Bizim köyde işler biraz garip işliyor. Hopa'yla sopa karışıyor, çılgın vaadler hayalperestleri bile şaşırtıyor, insanlar protesto haklarını kullandıkları için tutuklanıyor, hatta ölüyor. Meşru güç orantısını dünya üstünde var olmayan ölçülere göre ayarlayıp orantısızlığın tarihini yazıyor. Bizim köyde görme engelli bir vatandaş azarlanıyor, milletvekillerinin seks kasetleri belgesel gibi dolaşıyor ortalıkta. Partiler meydan savaşlarına hazırlanıyor, yetmiyor milyonlar harcanıyor sokaklara atılacak olan o kağıt parçalarına.
Sonra parti liderleri "supra-humanus" hastalığına yakalanıp, benlik karmaşasıyla meydanlarda aslan, televizyonlarda kaplan, seçimlerde şeytan olarak beliriyorlar karşımızda.
Yeni seçimler yeni umutlar demiştim dimi? Yeni umutlar değil, hayal kırıklıklarıdır benim için seçimler Türkiye'de her zaman. Sonuçlarından bahsetmiyorum seçimlere giden bu süreçten bu savaştan bahsediyorum. Bu savaş halinin insanlarda yarattığı huzursuzluğu, mutsuzluğu, umutsuzluğu yaşıyorum ben her seçim arefesinde. Oy kullanmaktan nefret etme noktasına geliyorum, lanet olsun, bu benim hakkımdı, bırakın beni kendi halime, allaha şükür okuma yazma biliyorum, seçim programlarınızı okuyabiliyorum, bırakın beni kendi halime istediğime veririm oyumu, şimdi defolun, dönün o küçük dünyanıza, merkezi olduğunuz o sırçalı köşklerinize.
Benliklerinin "id" halinde boğulan bu insanlar "it" haline gelerek kavgaya hazırlanıyor. İd dalaşı.
"Ben her seçim umutsuz olurum,
huzursuz olur mutsuz olurum.
Ateşlendikçe id dalaşı, Taşar içimden öfkem,
"eşkiya" olurum, "terörist" olurum."
Bu da benim seçim şarkım. Şimdi susun, dağılın!
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Karışmışsın sen... Düzel de gel!
Son zamanlarda politika okuduğumu duyan herkesin fix soruları "Baykal geri döner mi?" "Dönmezse kim gelir?" "Sence Kılıçdaroğlu çözüm olur mu?" oluyor.
Bi de işin ilginci gayet kendime göre destekli argumanlarımla açıklıyorum ve cevaplıyorum ama yaranamıyorum insanlara. Hiçbir zaman insanlara yaranma ve yağlama gibi bir amacım ve kaygım olmadı ama bir şey soruyorsan eğer önyargısız dinlemek esastır diye düşünüyorum. Aynı fikirde olmak değildir önemli olan aynı saygı seviyesinde olmaktır. Bir de şu var ki farklılıklardır zaten politikayı politika yapan ve onu zenginleştirip gelişerek ileri gitmesini sağlayan. Herkesin farklı çözüm yolları ve cevaplar bulması ve bunları savunmak için hakkı ve sözünün bulunması değil midir demokrasi?
Son zamanlarda demokrasi ile eşleştirdiğimiz kavramlar, uygulamalar ve yaşam ve yönetim biçimleri o kadar yozlaştı ki "korku imparatorluğu" olarak adlandırılan bu sistem kimilerince demokrasi olarak tanımlandıkça daha bizim halk olarak aklımız çooook karışır; ona, buna, hatta şuna laf atar, bi de o lafları atınca adam sayarız kendimizi!!!
Bi de işin ilginci gayet kendime göre destekli argumanlarımla açıklıyorum ve cevaplıyorum ama yaranamıyorum insanlara. Hiçbir zaman insanlara yaranma ve yağlama gibi bir amacım ve kaygım olmadı ama bir şey soruyorsan eğer önyargısız dinlemek esastır diye düşünüyorum. Aynı fikirde olmak değildir önemli olan aynı saygı seviyesinde olmaktır. Bir de şu var ki farklılıklardır zaten politikayı politika yapan ve onu zenginleştirip gelişerek ileri gitmesini sağlayan. Herkesin farklı çözüm yolları ve cevaplar bulması ve bunları savunmak için hakkı ve sözünün bulunması değil midir demokrasi?
Son zamanlarda demokrasi ile eşleştirdiğimiz kavramlar, uygulamalar ve yaşam ve yönetim biçimleri o kadar yozlaştı ki "korku imparatorluğu" olarak adlandırılan bu sistem kimilerince demokrasi olarak tanımlandıkça daha bizim halk olarak aklımız çooook karışır; ona, buna, hatta şuna laf atar, bi de o lafları atınca adam sayarız kendimizi!!!
12 Ocak 2010 Salı
Sicil kaygısı
Hist 241 intro to western european, meditarrenean and islam civilizations diye bir ders alıyorum bu dönem. Çok eğlenceli ve gerçekten de bişiler öğrendiğimi hissettiğim ender derslerden biri. Neyse işte finaline hazırlanıyorum şu aralar malumun final dönemi. Bizans impratorluğunun başlangıcı üzerine bi parça okuyordum ve çok ironik ama bir o kadar da gerçekçi bir saptamayla karşılaştım. Constantine bir pagan olarak ölümüne kadar Hristiyanlığı kabul etmemiş ölmesinden 5 saat önce falan vaftiz edilmiş. Aslında Hristiyanlık fiillerini serbest bırakmış ve Hristiyanlığı tek din olarak da ilan etmiş peki neden kendisi bu kadar zaman beklemiş. Nedeni aslında şimdi bile geçerli olan bir neden.
Şimdi düşünün bi etrafınızdaki hacca gidenleri... İlginçtir çoğu yaşlı dimi? Aslında mantık çok basit diğer tarafa temiz bi sicille gitmek!
Constantine de aynı mantıkla en büyük oğlunu, ikinci karısını elle tutulur bir neden yokken öldürdükten sonra, artık Hristiyan dininin haram sayabileceği bişeyi yapamıyacağı kesinleştiği anda aşka gelmiş Hristiyan oluvermiş.
Ben bu konuda biraz daha farklı düşünüyorum. İnsanların bütün haltı yedikten sonra hacca gidip dua edip temizlendik geldik aman şimdi sütten çıkmış ak kaşığız inançları bana o kadar ikiyüzlü o kadar adi ve iğrenç geliyor ki. (Gerçekten genç yaşta gidip kendini buna adamışlara bir sözüm yok saygımdan başka) O zaman yap yapıcağını her yıl hacca git ne anlamı kaldı, iyiliğin güzelliğin, erdemin sevginin...
İşte asıl metinde de Constantine'nin Hristiyan oluvermesini böyle açıklamış;
It has often been asked why he left this necessary act of Christian commitment so late.The answer is probably so as not to waste the magic of baptism, which washes away sins. An emperor can hardly live a blameless life, and there are many blots on Constantine's record - such as his unexplained execution of his eldest son and his second wife in 326.
A late baptism guarantees a clean record on the day of judgement.
Şimdi düşünün bi etrafınızdaki hacca gidenleri... İlginçtir çoğu yaşlı dimi? Aslında mantık çok basit diğer tarafa temiz bi sicille gitmek!
Constantine de aynı mantıkla en büyük oğlunu, ikinci karısını elle tutulur bir neden yokken öldürdükten sonra, artık Hristiyan dininin haram sayabileceği bişeyi yapamıyacağı kesinleştiği anda aşka gelmiş Hristiyan oluvermiş.
Ben bu konuda biraz daha farklı düşünüyorum. İnsanların bütün haltı yedikten sonra hacca gidip dua edip temizlendik geldik aman şimdi sütten çıkmış ak kaşığız inançları bana o kadar ikiyüzlü o kadar adi ve iğrenç geliyor ki. (Gerçekten genç yaşta gidip kendini buna adamışlara bir sözüm yok saygımdan başka) O zaman yap yapıcağını her yıl hacca git ne anlamı kaldı, iyiliğin güzelliğin, erdemin sevginin...
İşte asıl metinde de Constantine'nin Hristiyan oluvermesini böyle açıklamış;
It has often been asked why he left this necessary act of Christian commitment so late.The answer is probably so as not to waste the magic of baptism, which washes away sins. An emperor can hardly live a blameless life, and there are many blots on Constantine's record - such as his unexplained execution of his eldest son and his second wife in 326.
A late baptism guarantees a clean record on the day of judgement.
10 Ocak 2010 Pazar
Retrospective
Bugün yaz okulu döneminde defterime çiziktirdiğim bi yazımı buldum. O zamanlar ne kadar de stress altındaymışım bölüm değiştirme muhabbetlerine, nasıl kendimi yiyip bitirmişim. İşte bu yüzden seviyorum yazmayı neler yaşadığımı görebilmek ve kendime ders çıkarabilmek için. Kendi kendimi eleştirebilmek için...
Yazımı da yazıyım da atılıp gitmesin defterimle birlikte. Aaa sonunu da iconoclasts'a yazabilirim hatta yine yapmışım aynı şeyi o zaman da. Bir şeyi başka bişiyle bağlamassam ölücem sanki..
Contro-maniac
Tüm benliğimi kaplayan, yer yer tüm bünyemi sarsan, varlığı düne bugüne ve yarına olan güvenimi arttıran bir uyuşturucu gibi. Öyle ki her seferinde dozu arttırdığımda daha bi rahatlıyorum fakat sonrası daha bir acı daha bir şiddetli. Her zaman daha fazlasını istiyorum son ve aşırı dozun ölümcül olduğunu bile bile. Delice...
"Her şeyi kontrol edemezsin."
"Senin kontrolünde olmayan şeyler de var."
"Sen sana düşeni layıkıyla yap gerisini oluruna bırak."
Bunları her duyduğumda rahatlamam gerekirken daha bir hırçınlaşıp çirkinleşebiliyorum. Beni yiyip bitiriyor zaman zaman hayatıma yön verenin ben değil başkalarının oluşu.
Bazen bu hırs mı diye düşünüyorum. Hayır. Başkalarının sahip oldukları ya da olmadıkları ya da hayatları beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Ben kendi hayatımla ilgileniyorum ve ona yön veren ben olmak istiyorum. Benim dışımdaki faktörlerin şah-mat yapabilme ihtimalini düşünmek bile istemiyorum.
Bazen çok hırçınlaşıp sevdiğim insanlara zarar vermekten korkuyorum. İçinde olduğum durumu onlara da anlatmaya çalışıyorum. Nasıl bir çıkmazda hissettiğimi. Bu kıskaçtayken içimde karanlık bir başka Meltem'in şekillendiğini hissediyorum vicdanımı susturmaya çalışan. Hep susturuyorum onu, hep kontrol altında tutuyorum. Kendime göre methodlarım var bir şekilde başarıyorum.
Aklıma Atonement'tan bir sahne geldi, kötü tarafım çıldırıp kontrolü ele alıcakken iyi tarafımın viicdanıma seslenmesini simgeleyen;
-Öfkeden ve sinirden deliye dönen,Cecelia'nın kız kardeşine saldırmak için öne atılan Robbie'yi kendine getiren Cecelia'nın o bilindik repliği;
"Come back, come back to me."
Yazımı da yazıyım da atılıp gitmesin defterimle birlikte. Aaa sonunu da iconoclasts'a yazabilirim hatta yine yapmışım aynı şeyi o zaman da. Bir şeyi başka bişiyle bağlamassam ölücem sanki..
Contro-maniac
Tüm benliğimi kaplayan, yer yer tüm bünyemi sarsan, varlığı düne bugüne ve yarına olan güvenimi arttıran bir uyuşturucu gibi. Öyle ki her seferinde dozu arttırdığımda daha bi rahatlıyorum fakat sonrası daha bir acı daha bir şiddetli. Her zaman daha fazlasını istiyorum son ve aşırı dozun ölümcül olduğunu bile bile. Delice...
"Her şeyi kontrol edemezsin."
"Senin kontrolünde olmayan şeyler de var."
"Sen sana düşeni layıkıyla yap gerisini oluruna bırak."
Bunları her duyduğumda rahatlamam gerekirken daha bir hırçınlaşıp çirkinleşebiliyorum. Beni yiyip bitiriyor zaman zaman hayatıma yön verenin ben değil başkalarının oluşu.
Bazen bu hırs mı diye düşünüyorum. Hayır. Başkalarının sahip oldukları ya da olmadıkları ya da hayatları beni zerre kadar ilgilendirmiyor. Ben kendi hayatımla ilgileniyorum ve ona yön veren ben olmak istiyorum. Benim dışımdaki faktörlerin şah-mat yapabilme ihtimalini düşünmek bile istemiyorum.
Bazen çok hırçınlaşıp sevdiğim insanlara zarar vermekten korkuyorum. İçinde olduğum durumu onlara da anlatmaya çalışıyorum. Nasıl bir çıkmazda hissettiğimi. Bu kıskaçtayken içimde karanlık bir başka Meltem'in şekillendiğini hissediyorum vicdanımı susturmaya çalışan. Hep susturuyorum onu, hep kontrol altında tutuyorum. Kendime göre methodlarım var bir şekilde başarıyorum.
Aklıma Atonement'tan bir sahne geldi, kötü tarafım çıldırıp kontrolü ele alıcakken iyi tarafımın viicdanıma seslenmesini simgeleyen;
-Öfkeden ve sinirden deliye dönen,Cecelia'nın kız kardeşine saldırmak için öne atılan Robbie'yi kendine getiren Cecelia'nın o bilindik repliği;
"Come back, come back to me."
6 Ocak 2010 Çarşamba
renk(siz)ler alemi
kargalar her zamanki gibi çirkinlerdi
bülbüller ilginçtir sessizlerdi
bir sendin güzel, bir sendin şen
bir sendin her sabah güzelleşen.
sensiz gökyüzü eflatun,
denizler bir garip sarı,
güneş de üzgün, bir solgun mavi,
baktığım her yüz donuk kar beyazı,
dönmüş kışa unutmuş yazı
içini söndürmüş, küsmüş kırmızı.
renkler sensiz renksiz
unutmuşlar ya da unutulmuşlar
yersiz yurtsuz kimsesiz
ya da hiç var olmamışlar.
by BahseDeğmezBirŞair
bülbüller ilginçtir sessizlerdi
bir sendin güzel, bir sendin şen
bir sendin her sabah güzelleşen.
sensiz gökyüzü eflatun,
denizler bir garip sarı,
güneş de üzgün, bir solgun mavi,
baktığım her yüz donuk kar beyazı,
dönmüş kışa unutmuş yazı
içini söndürmüş, küsmüş kırmızı.
renkler sensiz renksiz
unutmuşlar ya da unutulmuşlar
yersiz yurtsuz kimsesiz
ya da hiç var olmamışlar.
by BahseDeğmezBirŞair
1 Ağustos 2008 Cuma
Bir Eflatun Ölüm vardı Sivas'ta, hatırlayanlara...
Ezginin Günlüğü fonda.....bir eflatun ölüm....bir eflatun veda hayata....kalamayanlara.....kal denilmeyenlere......
BİR EFLATUN ÖLÜM
kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim
sessiz akan bir ırmağım
geceden
git dersen giderim
kal dersen kalırım
git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
yanıma kiraz hevenkleri alırım
ve seninle yaşadığım
o iyi günleri,
kötü
günleri bırakırım.
aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.
söylenmemiş sahipsiz
bir şarkıyım
belki
sararmış
eski resimlerde kalırım
belki esmer bir çocuğun dilinde.
bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti
değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.
aynı gökyüzü aynı keder.
Behçet AYSAN
bir eflatun ölüm Behçet Aysan'a Sivas'ta Madımak Oteli'nde
BİR EFLATUN ÖLÜM
kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim
sessiz akan bir ırmağım
geceden
git dersen giderim
kal dersen kalırım
git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
yanıma kiraz hevenkleri alırım
ve seninle yaşadığım
o iyi günleri,
kötü
günleri bırakırım.
aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.
söylenmemiş sahipsiz
bir şarkıyım
belki
sararmış
eski resimlerde kalırım
belki esmer bir çocuğun dilinde.
bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti
değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.
aynı gökyüzü aynı keder.
Behçet AYSAN
bir eflatun ölüm Behçet Aysan'a Sivas'ta Madımak Oteli'nde
YAZMADAN EDEMEDİM
rüzgâr bu şiiri sana götürsün
kâğıttan yaptığım
o işlemeli
kayıklar
fırtınalara
dayanan.
koş rüzgâr koş.
yazmadan edemedim
Behçet AYSAN
kâğıttan yaptığım
o işlemeli
kayıklar
fırtınalara
dayanan.
koş rüzgâr koş.
yazmadan edemedim
Behçet AYSAN
23 Mart 2008 Pazar
"mış" gibi yaşamak
Bir yazı okudum bugün internette. Severim başka blogları da okumayı, yazdıkları üzerine düşünmeyi. Yine işte böyle neler yazılmış bugünlerde diye bakınırken bir yazı dikkatimi çekti. Dilimizdeki yozlaşmadan bahsetmiş. Yozlaşma derken çok da derinlere inmiş diyemem, sadece Boğaziçi eksenliydi bu yazı. Hepimiz biliyouz ve kabul ediyoruz ki, Boğaziçi ingilizcesi denen bir olgu var. En milliyetçisi ya da en gelenekçisi bile bunu kabul ediyor ve onlar da kullanıyor, kullanmak zorunda kalıyor. Neyse işte dilimizdeki yozlaşmadan bahsederken insanı gruplara ayırmış. İngilizce kullanımı mecburiyet haline gelmiş durumlar olduğundan, bazı kelimelerin artık yer edinmiş olduğunu ve ona karşılık gelen kelimeleri söylediğimizde aynı anlamı ifade edemediğimizden bahsediyor. Ayrıca bir grup insan daha var ki onlar da tabiri caizse özenti diye atfettiğimiz kişiler, onlar da kendini ortalama insandan bir anlamda ayırmak için kullanılır hale gelmişler bu ortaya karışık dili, ana menüde Türkçe, İngilizce soslu bu dili...
İlk grup kişilerin hayatlarının bir parçası olmuş, gayet normal bir fenomen haline gelmiş olduğundan bahsetmiş. Ayrıca bundan bahsederken Türkiye'nin coğrafi konumundan kaynaklanan, "doğu-batı" sentezinden kaynaklandığını, bu ikilemde fazlaca kalanlar olarak, böyle sorunlar yaşadığımızı belirtmiş.
Şimdi geldi benim ne düşündüğüme... Bence bu konu yani Boğaziçili olma durumu biraz abartılıyor. Tamam bazı şeylerin yerini Türkçe karşılıkları tutmuyor ama her hatırlamadığın kelimenin İngilizcesini söylemek ne kadar bu yukarıda bahsettiğimiz kriterlere uyuyor. Kendinizi Türkçe çok iyi şekilde ifade edebilecekken nedir bu İngilizce karşılığını söyleme alışkanlığı. Mesela, "ben iki yer arası devamlı gidip gelen araç" desem "shuttle" yerine bana ağzınızı bırakıp başka yerlerinizle gülmeye başlarsınız. Ya da "article" demek sanki "makale" yerine geçmiş ve makale dediğimde bilimsel bir yanı değil de gazetelerdeki makalelerden bahsediyormuşum gibi geliyor insanların aklına. Bunlar işte bize Boğaziçi'nden geçen kültürler ve birikimleri.
Peki, her şeye üstünde düşünmeden aklımıza hangi dildeki karşılığı gelirse onu söylemek ne kadar doğru, ne kadar kabul görülesi bişi? Bence bu düşünme tembelliği kaynaklı bişi, düşünmek istemiyoruz aklımıza geldiği gibi biran önce mesajımızı karşımızdakine aktarmak istiyoruz. Bu aktarım yeterli diyoruz, hangi dilde nasıl olduğu o kadar da önemli değil. Karşımızdaki anlıyor ya kendimizi yormaya, zorlamaya ne gerek var, öle değil mi?
Sonra da buna türlü kılıflar uyduruyoruz. Yok Türkiye doğu-batı köprüsü, bu yüzden de köprü görevinde iki kültürün de dillerinden parçalar içeriyor, yok Türkçe yabancı kökenli kelimeleri karşılamaya yeterli değil, yok Avrupa dillerinde bilmem kaç sözcük var oysa Türkçe'de bilmem kaç gibi çok bilmişlerin anlamsız iddiaları...
Konuya hakim olmadan konuşmak bizim milletçe sevdiğimiz bişi zaten. Öle ahkam keseriz ki...İki, üç etraftan, gazeteden, televizyondan ne duyarsak çok biliyormuşuz gibi satmaya kalkma alışkanlığımız yok mu...
"mış" gibi yapma alışkanlığımız bizi toplum olarak daha nerelere sürükler bilmiyorum ama ben de başladığım konudan uzaklaşarak sizi sıkmadan konuyu bağlayayım. Bu "mış" gibi yapma kültürümüzle bağlayabilirim belki. Çünkü bu sorun birçok başka sorunlara da ön ayak oluyor. Okumuş gibi yapıp okumadığımız bir kitabı eleştiririz, seviyormuş gibi yapıp sevmediğimizi söyleyemeyiz, gazetelerden duyduğumuz şeyleri, başkalarının sözlerini kendimizinmiş gibi orda burda anlatmaya kalkarız...Daha neler, neler...
Bunun sonu yok ama bu bahsettiğim de başka bir "mış" gibimiz. Boğaziçi kültürünün bir sonucuymuş gibi gösterip düşünme tembelliğimizi saklamaya çalışmak.
İlk grup kişilerin hayatlarının bir parçası olmuş, gayet normal bir fenomen haline gelmiş olduğundan bahsetmiş. Ayrıca bundan bahsederken Türkiye'nin coğrafi konumundan kaynaklanan, "doğu-batı" sentezinden kaynaklandığını, bu ikilemde fazlaca kalanlar olarak, böyle sorunlar yaşadığımızı belirtmiş.
Şimdi geldi benim ne düşündüğüme... Bence bu konu yani Boğaziçili olma durumu biraz abartılıyor. Tamam bazı şeylerin yerini Türkçe karşılıkları tutmuyor ama her hatırlamadığın kelimenin İngilizcesini söylemek ne kadar bu yukarıda bahsettiğimiz kriterlere uyuyor. Kendinizi Türkçe çok iyi şekilde ifade edebilecekken nedir bu İngilizce karşılığını söyleme alışkanlığı. Mesela, "ben iki yer arası devamlı gidip gelen araç" desem "shuttle" yerine bana ağzınızı bırakıp başka yerlerinizle gülmeye başlarsınız. Ya da "article" demek sanki "makale" yerine geçmiş ve makale dediğimde bilimsel bir yanı değil de gazetelerdeki makalelerden bahsediyormuşum gibi geliyor insanların aklına. Bunlar işte bize Boğaziçi'nden geçen kültürler ve birikimleri.
Peki, her şeye üstünde düşünmeden aklımıza hangi dildeki karşılığı gelirse onu söylemek ne kadar doğru, ne kadar kabul görülesi bişi? Bence bu düşünme tembelliği kaynaklı bişi, düşünmek istemiyoruz aklımıza geldiği gibi biran önce mesajımızı karşımızdakine aktarmak istiyoruz. Bu aktarım yeterli diyoruz, hangi dilde nasıl olduğu o kadar da önemli değil. Karşımızdaki anlıyor ya kendimizi yormaya, zorlamaya ne gerek var, öle değil mi?
Sonra da buna türlü kılıflar uyduruyoruz. Yok Türkiye doğu-batı köprüsü, bu yüzden de köprü görevinde iki kültürün de dillerinden parçalar içeriyor, yok Türkçe yabancı kökenli kelimeleri karşılamaya yeterli değil, yok Avrupa dillerinde bilmem kaç sözcük var oysa Türkçe'de bilmem kaç gibi çok bilmişlerin anlamsız iddiaları...
Konuya hakim olmadan konuşmak bizim milletçe sevdiğimiz bişi zaten. Öle ahkam keseriz ki...İki, üç etraftan, gazeteden, televizyondan ne duyarsak çok biliyormuşuz gibi satmaya kalkma alışkanlığımız yok mu...
"mış" gibi yapma alışkanlığımız bizi toplum olarak daha nerelere sürükler bilmiyorum ama ben de başladığım konudan uzaklaşarak sizi sıkmadan konuyu bağlayayım. Bu "mış" gibi yapma kültürümüzle bağlayabilirim belki. Çünkü bu sorun birçok başka sorunlara da ön ayak oluyor. Okumuş gibi yapıp okumadığımız bir kitabı eleştiririz, seviyormuş gibi yapıp sevmediğimizi söyleyemeyiz, gazetelerden duyduğumuz şeyleri, başkalarının sözlerini kendimizinmiş gibi orda burda anlatmaya kalkarız...Daha neler, neler...
Bunun sonu yok ama bu bahsettiğim de başka bir "mış" gibimiz. Boğaziçi kültürünün bir sonucuymuş gibi gösterip düşünme tembelliğimizi saklamaya çalışmak.
12 Şubat 2008 Salı
Büyü bu ötesi yok!
İstanbul’a dönmeden bir hafta önceydi. Bizim bağa gittik. Hava o kadar güzeldi ki. Nasıl anlatılır, nasıl dile getirilir o manzara. Rengin hangi tonundan, kokunun, sesin hangisinden başlamalı. Hala aklımda öylesine canlı ki. Yapılacak tek şey vardı bu manzara karşısında, kalemi kâğıdı alıp yazmalıydım. Haksızlık olurdu aksi. Bir rahatsızlık duydum içimde, ona gereken saygıyı göstermediğim için bana küsecekmiş gibi duruyordu karşımda. Müthiş bir manzara gördüğünde dayanamayıp fırçayı, tuvali kapıp resme başlayan ressam misali tutamadım kendimi. Tutmak da istemedim. Ben hissettim, o düşündü, tarttı, biçti ve yazdı. Ben kurgulamadım, o buldu sözcükleri, elime hangi kelimeleri yazacağına dair komut bile vermedim. Alışmıştı o, bulurdu, bilirdi en iyisini.
İşte o gün kalemimden defterimde bir ressamın tuvalinde bıraktığı izler misali bıraktığı izler;
Ne bu yeşili gördüm daha önce, ne de maviyi… Dürüst olmak gerekirse görmüşümdür. Ama hatırlayamıyorum. Sıfır noktası, sanki öncesi negatif, yok, silinmiş, yok edilmiş. Güzel ve iyimser bir şey yok gibi. Öncesini bir kalemde sildi sanki. Sesler, bu kulağıma gelen kuş sesleri, tüm insan seslerine bedel, en iyi insanınkine bile. Toprağın, yeşilin, havanın kokusunda ilginç bir şey var. Evet, anladım, bu ahenkte bir büyü var. Evet, öncesini unutturan, daha öncesini yaşanmamış kılan.
Rüzgârın saçlarımdaki ufak dokunuşları, kokusunu yaymak istercesine yavaş ve nazikçe savurmaları, bunlar normal olamayacak ve bir tesadüf zincirlemesini oluşturabilecek kadar olağanüstü. Bu havada bir büyü var, insanı öncesini ve sonrasını görmek istetmeyecek kadar sarıp sarmalayan bir büyü.
Güneş battığında büyü üstümden kalktığında her şey bitmişti. Geçmişim aşikârdı, geleceğim malum, şimdi ise yaşanmıştı. Evet, artık büyü kalkmıştı. Yeni günler vardı önümde büyünün bile düzeltemeyeceği. Belki de benim büyüm hiçbir şeyin değişmemesiydi. Her şeyin aynı olduğu gibi kalması, düzenin hiç değişmemesiydi. Değiştikçe değişmenin verdiği huzursuzluğu biliyorum.
Hele şu sıralar insanların kafasındaki bir bez parçasının bu kadar huzursuzluğa yol açması. Yok, hayır, değişmesin, hep aynı kalsın, 1923’den bu yana olduğu gibi, değişmeyen bir tek o kalsın. Büyü bozulmasın, sonra göreceklerim, hissedeceklerim hiç hoşuma gitmeyecek, biliyorum. Ben bu büyüyü seviyorum.
İşte o gün kalemimden defterimde bir ressamın tuvalinde bıraktığı izler misali bıraktığı izler;
Ne bu yeşili gördüm daha önce, ne de maviyi… Dürüst olmak gerekirse görmüşümdür. Ama hatırlayamıyorum. Sıfır noktası, sanki öncesi negatif, yok, silinmiş, yok edilmiş. Güzel ve iyimser bir şey yok gibi. Öncesini bir kalemde sildi sanki. Sesler, bu kulağıma gelen kuş sesleri, tüm insan seslerine bedel, en iyi insanınkine bile. Toprağın, yeşilin, havanın kokusunda ilginç bir şey var. Evet, anladım, bu ahenkte bir büyü var. Evet, öncesini unutturan, daha öncesini yaşanmamış kılan.
Rüzgârın saçlarımdaki ufak dokunuşları, kokusunu yaymak istercesine yavaş ve nazikçe savurmaları, bunlar normal olamayacak ve bir tesadüf zincirlemesini oluşturabilecek kadar olağanüstü. Bu havada bir büyü var, insanı öncesini ve sonrasını görmek istetmeyecek kadar sarıp sarmalayan bir büyü.
Güneş battığında büyü üstümden kalktığında her şey bitmişti. Geçmişim aşikârdı, geleceğim malum, şimdi ise yaşanmıştı. Evet, artık büyü kalkmıştı. Yeni günler vardı önümde büyünün bile düzeltemeyeceği. Belki de benim büyüm hiçbir şeyin değişmemesiydi. Her şeyin aynı olduğu gibi kalması, düzenin hiç değişmemesiydi. Değiştikçe değişmenin verdiği huzursuzluğu biliyorum.
Hele şu sıralar insanların kafasındaki bir bez parçasının bu kadar huzursuzluğa yol açması. Yok, hayır, değişmesin, hep aynı kalsın, 1923’den bu yana olduğu gibi, değişmeyen bir tek o kalsın. Büyü bozulmasın, sonra göreceklerim, hissedeceklerim hiç hoşuma gitmeyecek, biliyorum. Ben bu büyüyü seviyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)