Sıkıntılı başlayan gün zaten sıkıntılı başlayacağa benziyordu geceden. Sabahlamaya alışkın olmayan bünye kendini yatağa bıraktığında saat 6yı çoktan geçmişti. Sabah 12 sularında başladı gün bu yüzden. İçkiyi fazla kaçırınca uykum da kaçar çoğu zaman yine öyle oldu, her iki saatte bir uyanmam en sonunda içimi sıktı ve en sonunda 12de elimde kitabım koltuğuma uzandım.
Dedim ya sıkıntılı başladı gün, zinde uyanmadım, bir sıkıntı içimde. Anlayamadığım, anlasam da anlatamadığım. Bir şey yemek istemedim. Bir şey yapmak istemedim. Oturdum kitap okudum, not aldım. Sıkıcıydım. Sıkıntılıydım.
Devam ettim güne sıkıntıyla. Elimdeki kitap, var olan sıkıntıma sıkıntı ekledi, dağ oldu, volkan oldu patlayamadı, gerildi içim. "Siyah Süt" Elif Şafak'tan, içim siyaha büründü her sayfada. Ama bırakamadım, içimdeki sıkıntı müptelalık nüksettirdi sanıyorum.
Devam ettim güne sıkıntıyla. Televizyondaki haberler sıkıntıma sıkıntı ekledi. Norveç'teki patlamalar, PKK ve askerlerin ölümleri, şike soruşturmaları. Sıkıntı çoğaldıkça çoğaldı, siyah artık zifirdi. Zefirler zifire döndü uğultularımdaki.
Devam ettim güne sıkıntıyla, günden geceye dönerken zaman. En sevdiğim sanatçının ölüm haberini aldım, üzüldüm hem de çok. Amy Winehouse da artık 27 Club üyesi olup da efsaneleşirken benim içim daha da karanlıklaştı. "I go back to black" dinlemek mutlu ederdi nedensiz beni, şimdi ise içimi ziftle doldurdu, yapış yapış, kapkara bir duygu.
Geceye devam ettim sıkıntıyla. Manzaraya gidip içmek, karanlığına karışıp manzaranın, iyi gelir dedim. İçimle dışarısı aynı renk olursa, fark azalırsa ben ve dış dünyayla, sıkıntım diner belki dedim. Dinmedi.
Eve döndüm sıkıntıyla. Koltuğumda yerimi aldım, bilgisayar başında. Anlamsız şeyler yaptım dakikalarca.
Şimdi iyiyim, yazıyorum ya. Sıkıntım hafifledi biraz da olsa. Her zamanki gibi yazmak iyi geldi. Yazıp içimden akıtmak. Akıttıkça hafiflemek.
işte-hayat-dedikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
işte-hayat-dedikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Temmuz 2011 Pazar
17 Temmuz 2011 Pazar
BirGün
Sabah erken kalmaktı amacım ama yine yenildim yatağıma, yastığıma. Saat 11i 20 geçiyordu. İlk düşündüğüm o saate kadar simitin çoktan biteceğiydi. Bu düşünceyle yan taraftaki fırına gitmek daha da gereksiz gözüktü, ama yine de gittim. Bitmişti. Kilolarımı umursamayı bırakalı çok oldu ama kalan kepekli simitlerden aldım. Her zamanki kaderim geç kalmak ve arta kalanları almak. Yapacak bir şey yok diye elimde kepekli simitle eve döndüm. Apartman girişindeki camda yansıyan görüntüme takıldı gözüm. Böyle dışarı mı çıktın Meltem dedim. Yapacak bir şey yok dedim elimde anahtarım açtım kapıyı. Televizyonda neler var diye açmaya yeltendim, kumandayı aldım elime, televizyon itaatsizlikte bir numara, direniyor. Kurcalarken televizyon da yoruldu ben de nasıl beceriyorsun elinin değdiği her şeyi bozmayı Meltem dedim. Yapacak bir şey yok dedim elimde çayım televizyonsuz devam ettim kahvatıya.
Televizyona bir bakış attım kahvaltıdan sonra, bir kere daha denemeye karar verdim şansımı. Tuttu. Televizyon her zamankinden daha da sıkıcı. Magazin manyağı kanallar. Bir Yeşilçam klasiği buldum sonra, Hayat Sevince Güzel. Ya dimi, hayat sevince güzel. Öyle. Hayat sevene güzel, sevilene güzel.
Filmi bitirdim. Elimde kitabım “Tutunamayanlar”, bir dikiş tutturamayanlar, koltukta yerimi aldım. Bu koltuğu seviyorum.
Televizyona bir bakış attım kahvaltıdan sonra, bir kere daha denemeye karar verdim şansımı. Tuttu. Televizyon her zamankinden daha da sıkıcı. Magazin manyağı kanallar. Bir Yeşilçam klasiği buldum sonra, Hayat Sevince Güzel. Ya dimi, hayat sevince güzel. Öyle. Hayat sevene güzel, sevilene güzel.
Filmi bitirdim. Elimde kitabım “Tutunamayanlar”, bir dikiş tutturamayanlar, koltukta yerimi aldım. Bu koltuğu seviyorum.
15 Mayıs 2010 Cumartesi
Daha mutlu olamam
Uzun süredir uyumaya bile zaman bulamamaktan yakınıyorum. Devamlı projeler, paperlar, ödevler, okumalar, sınavlar eeehhhh!!!
Ama yine içimde garip bir mutluluk mazoşist bir duygu var. Yoğunluğum arttıkça aynı anda hem mutsuz hem de mutlu oluyorum. İnanın kendimi ben bile anlamazken sizin anlamanızı hiç beklemiyorum. Savunma mekanizması mıdır nedir bilmem, yoğunlaşıkça ve o işlerimi teker teker halledince kendimi nirvanaya uçuruyorum resmen...
Zaman zaman tam da bir araştırma konusu olabileceğimi falan düşünüyorum. Geçen haftalardaki yoğunluğum nasıl bir dünyaydı belli değil! Sogla için yaptığım proje çok büyük zaman ve emek istiyor. Bir de işsizlik projemiz var ki o daha da emek ve zaman istiyor. Devamlı aklımda o var. Hafta içi derslerden çok bu projeleri düşünüyorum. Ha bir de 80 öncesi MHP projemiz de var ki, evlere şenlik! Projeler vaktimi en fazla alan uğraşlarım oldu bu dönem ama isteyerek yaptığım için aynı zamanda memnun ve mutluyum da.
Bu kadar işin gücün içinde eğlenmeye vakit bulunur mu???
Bulunur bulunur!!!
Bu hafta çok mutlu olduğum iki günü paylaşıyım o zaman. Biri Emir Bey'in leziz Gerilla Konseri diğeri de Burgazada gezimiz.
Cansu, İdil ve Ayşe Deniz'in evinde sevgili Emir Bey grubu harika bir konser verdi. Şarkıları zaten ezbere bildiğim için ben de yer yer eşlik ettim. Nil İpek'in sesini zaten Lemur'dan biliyordum ama böyle çıplak saf bir ses duymak beni çok ama çok etkiledi söylemeden geçemiycem. Beğendiğim nadir kadın vokallerden kendisi.
İlginç bateri kutusu ile Emir Yargın ve beni ikiye katlayan devasa kontrbasıyla Umut Şimşekli veee harika sesiyle yorumladığı şarkılarıyla Emir Aksoy!!! Konser tam anlamıyla mükemmeldi.
A bi de ikramlar ve ortamdan bahsetmek isterim. Ev Etiler'de çok hoş bir daire. Penceresinden bahçeye çıktığında kendini yemyeşil çimlerde buluyorsun. Konserden önce biraz bahçede oturup havanın tadını çıkardık ki hepimizin görünen o ki buna ihtiyacı varmış. Cansu'nun hazırladığı kanepeler, Pınar'ın aldığı Rafaello'lar hepsi de hoop bir varmış bir yokmuş!Ev ortamı sıcacık öğrenci evi konsepti, ev sahibelerinin sıcaklığı ve samimiyeti evi de şekillendirmiş sanki.
Veee Burgazada gezisi.Dilara, Özge, Enis ve benim yolculuğumuz sabah durakta buluşup Kabataş'tan kalkan vapura yetişmeye çalışarak başladı. Ama sabah trafiğini hesaba katmamış olucaz ki kaçırdık. Sonra Bostancı'ya giderek Cansu, Mısra, Umut ve Emir'le buluşmaya karar verdik. Sahilde ince belli bardaklardan çaylarımızı yudumladıktan sonra ada vapuruna binerek Burgazada'ya gittik.
Burgazada gerçekten çok güzel bir yer. Büyükada'nın kalabalıklığı yok, sakin ve kendi halinde bir ada. İnsanları da öyle sakin ve huzurlu ki. Biraz yürüdükten sonra İstanbul'un aksi yönünde Kalpazankaya denilen bir restorant var. Orada biraz dinlenmek için ara verdik ve kalamar yedik. MAzaranın eşsizliği, kalamarın lezzeti, havanın temizliği, ortamın sakinliği, çiçeklerim kokusu, insanların sakinliği... Tam Emir'in şarkısı Cennet Bahçesi (=
Bu hafta çok yoğundum evet ama bir o kadar da arkadaşlarımla geçirdiğim mutlu mesut zamanlarım, anılarım oldu. Belki de hiç çekilmeyecek kadar yoğun ve kötü günler geçiriyorum fakat her şeyi çekilir kılan arkadaşlarım var biliyorum. Şanslıyım sonuna kadar hissediyorum...
Ama yine içimde garip bir mutluluk mazoşist bir duygu var. Yoğunluğum arttıkça aynı anda hem mutsuz hem de mutlu oluyorum. İnanın kendimi ben bile anlamazken sizin anlamanızı hiç beklemiyorum. Savunma mekanizması mıdır nedir bilmem, yoğunlaşıkça ve o işlerimi teker teker halledince kendimi nirvanaya uçuruyorum resmen...
Zaman zaman tam da bir araştırma konusu olabileceğimi falan düşünüyorum. Geçen haftalardaki yoğunluğum nasıl bir dünyaydı belli değil! Sogla için yaptığım proje çok büyük zaman ve emek istiyor. Bir de işsizlik projemiz var ki o daha da emek ve zaman istiyor. Devamlı aklımda o var. Hafta içi derslerden çok bu projeleri düşünüyorum. Ha bir de 80 öncesi MHP projemiz de var ki, evlere şenlik! Projeler vaktimi en fazla alan uğraşlarım oldu bu dönem ama isteyerek yaptığım için aynı zamanda memnun ve mutluyum da.
Bu kadar işin gücün içinde eğlenmeye vakit bulunur mu???
Bulunur bulunur!!!
Bu hafta çok mutlu olduğum iki günü paylaşıyım o zaman. Biri Emir Bey'in leziz Gerilla Konseri diğeri de Burgazada gezimiz.
Cansu, İdil ve Ayşe Deniz'in evinde sevgili Emir Bey grubu harika bir konser verdi. Şarkıları zaten ezbere bildiğim için ben de yer yer eşlik ettim. Nil İpek'in sesini zaten Lemur'dan biliyordum ama böyle çıplak saf bir ses duymak beni çok ama çok etkiledi söylemeden geçemiycem. Beğendiğim nadir kadın vokallerden kendisi.
İlginç bateri kutusu ile Emir Yargın ve beni ikiye katlayan devasa kontrbasıyla Umut Şimşekli veee harika sesiyle yorumladığı şarkılarıyla Emir Aksoy!!! Konser tam anlamıyla mükemmeldi.
A bi de ikramlar ve ortamdan bahsetmek isterim. Ev Etiler'de çok hoş bir daire. Penceresinden bahçeye çıktığında kendini yemyeşil çimlerde buluyorsun. Konserden önce biraz bahçede oturup havanın tadını çıkardık ki hepimizin görünen o ki buna ihtiyacı varmış. Cansu'nun hazırladığı kanepeler, Pınar'ın aldığı Rafaello'lar hepsi de hoop bir varmış bir yokmuş!Ev ortamı sıcacık öğrenci evi konsepti, ev sahibelerinin sıcaklığı ve samimiyeti evi de şekillendirmiş sanki.
Veee Burgazada gezisi.Dilara, Özge, Enis ve benim yolculuğumuz sabah durakta buluşup Kabataş'tan kalkan vapura yetişmeye çalışarak başladı. Ama sabah trafiğini hesaba katmamış olucaz ki kaçırdık. Sonra Bostancı'ya giderek Cansu, Mısra, Umut ve Emir'le buluşmaya karar verdik. Sahilde ince belli bardaklardan çaylarımızı yudumladıktan sonra ada vapuruna binerek Burgazada'ya gittik.
Burgazada gerçekten çok güzel bir yer. Büyükada'nın kalabalıklığı yok, sakin ve kendi halinde bir ada. İnsanları da öyle sakin ve huzurlu ki. Biraz yürüdükten sonra İstanbul'un aksi yönünde Kalpazankaya denilen bir restorant var. Orada biraz dinlenmek için ara verdik ve kalamar yedik. MAzaranın eşsizliği, kalamarın lezzeti, havanın temizliği, ortamın sakinliği, çiçeklerim kokusu, insanların sakinliği... Tam Emir'in şarkısı Cennet Bahçesi (=
Bu hafta çok yoğundum evet ama bir o kadar da arkadaşlarımla geçirdiğim mutlu mesut zamanlarım, anılarım oldu. Belki de hiç çekilmeyecek kadar yoğun ve kötü günler geçiriyorum fakat her şeyi çekilir kılan arkadaşlarım var biliyorum. Şanslıyım sonuna kadar hissediyorum...
5 Nisan 2010 Pazartesi
acı kayıp
Şu anda ders çalışıp inekleyip hayatıma bir yüksek not daha katmak ne kadar zavallı geliyor gözüme. Var olma savaşına çevirdiğimiz okul, sınav, dersane, ÖSS vs başarılarımız ya da başarısızlıklarımız bizi hayatın kendisinden nasıl da uzaklaştırıyor. Yanılsamalarda yaşıyoruz hep birlikte. İzole dünyamızda var olmaya çalışıyoruz, var olmanın bu olmadığını anlamak bile çok zor o küçük "Truman Show" vari hayatımızda. Sanki her şey yapay, her şey amaçsız...
Az önce çok sevdiğim bir arkadaşımın babasının ölüm haberini aldım. Gerçek hayata dönmemi sağladı. Ben napıyorum, nerede yaşıyorum, ne için çabalıyorum, kimim, kim için yaşıyorum?
Saf üzüntü yaşıyorum. Saf üzüntü.Hem Ömer'in babası hem de kendim için...
Onun için...
Hayatını yarıda bıraktığı için...
Kendim için...
Henüz hiç başlamadığım için...
Üzgünüm...
Az önce çok sevdiğim bir arkadaşımın babasının ölüm haberini aldım. Gerçek hayata dönmemi sağladı. Ben napıyorum, nerede yaşıyorum, ne için çabalıyorum, kimim, kim için yaşıyorum?
Saf üzüntü yaşıyorum. Saf üzüntü.Hem Ömer'in babası hem de kendim için...
Onun için...
Hayatını yarıda bıraktığı için...
Kendim için...
Henüz hiç başlamadığım için...
Üzgünüm...
11 Ocak 2010 Pazartesi
hayat bilgisi.4.
Biz insanlar oldukça garip yaratıklarız. Bravo yeni mi farkettin diyebilirsiniz bu yeni farkedilmiş bir olgu değil ki! Fakat son olanlar bir daha gün yüzüne çıkardı ondan söylemek istedim. İlgiye aç insanların etrafına deli gibi saldırma alışkanlıkları beni bildiğin korkutuyor ve düşündürüyor. Bu kişiyle olan bağlarını ileriye götürmeme konusundaki ince çizgiyi korumak çok zor oluyor sen ufacık ilgi gösterdiğinde kanka olabilirsin onun açısından, uzak durunca da komik oluyor keza uzak durmanı gerektirecek bişi de yok. Offf karışık bunlar, ben daha kendimi anlamamışken başkalarını ve karmaşıklığını anlamak çok bunlar bana... Beni aşar, yorar bu mevzular... Kolaysan gel, gerisi zor ve çetrefilli bana.
9 Ocak 2010 Cumartesi
hayat bilgisi.3.
Yine finaller ve ben daha ne olduğunu, neyin olmadığını anlamadan dönem bitmiş. Zaman zaman hayatımın ve geçen zamanın kontrolüm dahilinde olmaması o kadar çok canımı sıkıyor ki..Ahh ahh olucaksın bir büyücü falan sar dur zamanı istediğin zamana... İşte isabet ki böyle bir gücüm yok yoksa insanların elimden çekiceği varmış anlaşılan. Aman canım benim kim ne kötülüğümü görmüş ki!!!
Yani yine koca dönemi devirmişiz ama ben nedense hiç hatırlamıyorum o geçen zamanları. Sanki dün akşam yatmışım uyanmadan önce de bi kaç rüya görmüşüm silik, belli belirsiz. Şimdi de uyanmamın ardından hayatıma devam ediyormuşum gibi tee zamanlardan zaman önce...
Neyse canım çok deşelemek isterdim bu konuyu ama malum vakit nakittir, hele final döneminde faizleriyle daha da ağır pahada. Bizim zamanlar faiz batağına düşmüş gib, can çekişiyorlar, kıvrım kıvrım kıvranıp can çekişiyorlar da dönüp de bakanı, haline ağlayanı yok... Pehh!!!
Yani yine koca dönemi devirmişiz ama ben nedense hiç hatırlamıyorum o geçen zamanları. Sanki dün akşam yatmışım uyanmadan önce de bi kaç rüya görmüşüm silik, belli belirsiz. Şimdi de uyanmamın ardından hayatıma devam ediyormuşum gibi tee zamanlardan zaman önce...
Neyse canım çok deşelemek isterdim bu konuyu ama malum vakit nakittir, hele final döneminde faizleriyle daha da ağır pahada. Bizim zamanlar faiz batağına düşmüş gib, can çekişiyorlar, kıvrım kıvrım kıvranıp can çekişiyorlar da dönüp de bakanı, haline ağlayanı yok... Pehh!!!
20 Aralık 2009 Pazar
216
Yine bir 216 toplantısı ardından alkolden, mutluluktan ve yemekten bitap düşmüş bir şekilde odamdayım. Daha önce de söylediğim gibi bugün Müjde'nin doğum günü dolayısiyle Gözde'lere yemeğe davetliydik. Yemekte ben Seçil, Gözde ve Müjde'nin çekirdek kadrosunu oluşturduğu "216 kadrosu" var idi. Daha sonra bize Gözde'nin kuzeni Reyhan da katıldı.
Yine kahkahalar havada uçuşurken neye güldüğümüze tekrar tekrar unutup, gülmemize gülmeye başlayan alkollü bünyeler zaman zaman yorulup kendini kanepeye atıp, küçük bir dinlenme arası verdi. Doğum günü çocuğu Müjde'nin durumu daha vahimdi, zaten alkole pek dayanıklı olmadığı için daha ilk kadehlerde uykusu geldi ve bizi bırakıp 1 saat kadar uyudu. Uyudu da kendine geldi şansımıza yoksa ona alınan pastayı biz yemek zorunda kalacaktık!!!
Neyse efenim oldukça neşeli ve güzel bir gece geçirdim sevgili arkadaşlarım sayesinde... İyi ki varlar efenim... İYİ Kİ DOĞDUN MÜJDE...
19 Aralık 2009 Cumartesi
dünya şebnem, müjde ve gülsüm günü !!!
Rastlantısal mıdır diye düşünmemle birlikte, hayatta hiçbir şey tesadüf değildir diye kendimi düzeltemem bir oluyor. Bunun nedeni de hayatımda çok sevdiğim ve benim için yerleri farklı olan insanların neredeyse yüzde 70i yay burcu. Bunların başında da yılların eskitemediği arkadaşlığımızla Gülsüm ve sonradan tanıyıp iyi ki varlar ve beni kendime getirdiler dediğim Müjde ve Şebnem...
Hepsinin de bugün doğum günü. Gülsüm canım memleketim İzmir'de olduğu için ancak telefonla ulaşabiliyorum ona ve sesimi duyurabiliyorum ancak. Şebnem ise halasına davetli doğum günü kutlaması için ve biz de Müjde'nin doğum günü için de Gözde'ye gidip felekten bir gece yaşayacağız efendim. Hazırlıklar tam gaz.
19 Aralık... Seviyorum ben bu günü. Sevdiğim insanların doğa tarafından bana sunulmasına kadar dayandırabilirim bu sevgiyi ama abartmayayım, sıkmayayım... Sevgimin temelini karıştırmayalım da sevgimin tezahürünü bilelim yeter o zaman… Onu da bilen bilir zaten… Söze ne hacet !!!
Hepsinin de bugün doğum günü. Gülsüm canım memleketim İzmir'de olduğu için ancak telefonla ulaşabiliyorum ona ve sesimi duyurabiliyorum ancak. Şebnem ise halasına davetli doğum günü kutlaması için ve biz de Müjde'nin doğum günü için de Gözde'ye gidip felekten bir gece yaşayacağız efendim. Hazırlıklar tam gaz.
19 Aralık... Seviyorum ben bu günü. Sevdiğim insanların doğa tarafından bana sunulmasına kadar dayandırabilirim bu sevgiyi ama abartmayayım, sıkmayayım... Sevgimin temelini karıştırmayalım da sevgimin tezahürünü bilelim yeter o zaman… Onu da bilen bilir zaten… Söze ne hacet !!!
18 Aralık 2009 Cuma
bozuk saat
Çok ilginçtir ki "zaten 7 nota var daha nasıl çeşitli şarkılar yapabilirim" diyen, bu kadar sığ olabilen bir insanın şarkısı yine bir başka sığ ve klişe söz öbekleriyle beni selamlıyor ve ben o an farkına varıyorum ki bu söz aslında son zamanlardaki hayatımın özeti: "Hayat beni neden yoruyosun!!!"
Bazen demek ki hiç beğenmediğin ya da olumsuz tüm vasıfları yüklediğin insanların bile bir sözü oluyor hayatında. Öyle ya da böyle, hayatında bir yeri oluyor bu insanların. Her gün televizyonda, radyoda, gazetede her an karşımızda, olunca başka bir seçenek de kalmıyor açıkcası. Bu kadar görünen bir insanın, bozuk bir saatin bile günde 2 defa doğruyu göstermesi gibi hayatlarında sayılı defa doğruyu gösterme ve yapma şansları olabilir. Bütün bu medyatik hayatları boyunca da göz önünde oldukları için de doğruyu gösterme zamanlarına da şahit oluyoruz kimi zaman.
Amma velakin benim en çok canımı sıkan husus ise şudur ki; bu insanların müzik kalitesini 100e katlayıp üstüne bir de güzel bir cila çekicek ne insanlar biliyorum. Kaldı ki bu insanlar genel kültürleri, insani duyarlılıkları, dünya görüşleri olarak da bu bozuk saatlere tur bindirirler.
Peki asıl soruna geliyoruz. Bu bozuk saatler nasıl oluyor da bahsettiğim müzik ve sanat kalitesi açısından zengin kişileri oyun dışı bırakıyorlar?
İşte sanırım burda en büyük sebeplerden biri bu medyatik kişilerimizin bir zamanlar kaybedicek bir sıfatları, ya da kendini mahcup hissedicek bir çevreleri olmadığı için her mübah yolu deneyip, yüzleri kızarmadan buralara gelebildiler. Fakat söz konusu ikinci bahsettiğim gruba geldiğinde çok sevdikleri bu uğraşıları, çoğu zaman meslekleridir de bu uğraş verdikleri alan, onların onur ve yüz kızartıcı davranışları yapmak için bir bahaneleri olmamıştır.
Bazen demek ki hiç beğenmediğin ya da olumsuz tüm vasıfları yüklediğin insanların bile bir sözü oluyor hayatında. Öyle ya da böyle, hayatında bir yeri oluyor bu insanların. Her gün televizyonda, radyoda, gazetede her an karşımızda, olunca başka bir seçenek de kalmıyor açıkcası. Bu kadar görünen bir insanın, bozuk bir saatin bile günde 2 defa doğruyu göstermesi gibi hayatlarında sayılı defa doğruyu gösterme ve yapma şansları olabilir. Bütün bu medyatik hayatları boyunca da göz önünde oldukları için de doğruyu gösterme zamanlarına da şahit oluyoruz kimi zaman.
Amma velakin benim en çok canımı sıkan husus ise şudur ki; bu insanların müzik kalitesini 100e katlayıp üstüne bir de güzel bir cila çekicek ne insanlar biliyorum. Kaldı ki bu insanlar genel kültürleri, insani duyarlılıkları, dünya görüşleri olarak da bu bozuk saatlere tur bindirirler.
Peki asıl soruna geliyoruz. Bu bozuk saatler nasıl oluyor da bahsettiğim müzik ve sanat kalitesi açısından zengin kişileri oyun dışı bırakıyorlar?
İşte sanırım burda en büyük sebeplerden biri bu medyatik kişilerimizin bir zamanlar kaybedicek bir sıfatları, ya da kendini mahcup hissedicek bir çevreleri olmadığı için her mübah yolu deneyip, yüzleri kızarmadan buralara gelebildiler. Fakat söz konusu ikinci bahsettiğim gruba geldiğinde çok sevdikleri bu uğraşıları, çoğu zaman meslekleridir de bu uğraş verdikleri alan, onların onur ve yüz kızartıcı davranışları yapmak için bir bahaneleri olmamıştır.
21 Nisan 2009 Salı
my blueberry nights
My blueberry nights bir zamanların dönüm filmiydi benim için. O filmde çok ağladım, ağladım, ağladım. Tüm suyunu akıttım içimin, midemi bulandıran bir fazlalıktı içimde sanki gözyaşlarım. Rahatladım, huzur buldum ağladıkça. Hafifledim hafifledim nirvanaya yakınlaşmaya uğraştım. Mazoşist bir ritüel değildi bu, keza gerçek hayatta ağlayamayanlardanım. Huzura ermek için bir ihtiyaçtı bu, acınası bir duruma düşmek ve acıma duygusu uyandırmak için değil. Zira bir tek ben ve "My Blueberry Nights" vardı o gece. Bir tek Jude Law ve Norah Jones benimle ağlayan, yabanmersinli pastasını yiyen…
Ben de akıttım içimi, açılan yeri de pastayla doldurdum, en sevdiğim kısmı da buydu. Tuzlu su yerine tatlı ve yumuşak bir tattı içimi dolduran. Radikaldi bu değişimler kendi çapında. Yas bitmişti artık, artık mutlu tatlı bir unutuş vardı tuzlu ve acılı terk edilişin yerinde.
Bu ben değildim, değişmeliydim. Bir gecede unuttum, değiştim, yeniden ben oldum. Küllerimden doğdum yeniden, yeniden bendim, gülen eğlenen, gözlerimde bulutlar gezinmeden, başlayan güne kahretmeden, gülerek uyanan, sevgiyle bakabilen…
Tamam abarttım bir gecede olmadı her şeyi unutmam ama patlama noktasıydı her şeyin ve bitirişimin. Bitirdim ben bitirilmeden önce. Nokta, son nokta. Bitmişti hiç var olmamacasına. Elveda…
Ben de akıttım içimi, açılan yeri de pastayla doldurdum, en sevdiğim kısmı da buydu. Tuzlu su yerine tatlı ve yumuşak bir tattı içimi dolduran. Radikaldi bu değişimler kendi çapında. Yas bitmişti artık, artık mutlu tatlı bir unutuş vardı tuzlu ve acılı terk edilişin yerinde.
Bu ben değildim, değişmeliydim. Bir gecede unuttum, değiştim, yeniden ben oldum. Küllerimden doğdum yeniden, yeniden bendim, gülen eğlenen, gözlerimde bulutlar gezinmeden, başlayan güne kahretmeden, gülerek uyanan, sevgiyle bakabilen…
Tamam abarttım bir gecede olmadı her şeyi unutmam ama patlama noktasıydı her şeyin ve bitirişimin. Bitirdim ben bitirilmeden önce. Nokta, son nokta. Bitmişti hiç var olmamacasına. Elveda…
22 Şubat 2009 Pazar
miss
miss: kaybetmek; özlemek.
aslında bir kelime harflerinin dizilişi itibariyle her şeyi ancak böyle anlatabilir. kaybederiz ve özleriz ikisi de içiçe birliktedir. ikisi de aynı yola giden patikalardır. kaybetmek artık var olmayacağını, artık senin yanında olmayacağını bilmek kadar acı verici bir şey daha vardır ki onu, artık var olmayan şeyi deli gibi özlemek.
acına acı katıp daha büyütüp baş edilemez hale getiren. tek başınaymışsın hissi yaratan. ah bu sinsi düşman. içten içe varlığına tehdit oluşturan bu his. nasıl baş edebilirsin ki!
bir yolu olsa denerdin değil mi? bir yol bulmak her şeyi kolaylıştırırdı. bir çare bulmak bu tüm özleme kaybetme ve yalnız hissetme duygularına. ya da bir bıçak çekip söküp almak için olduğu yerden bu duyguyu öyle ağır ki yüreğine iyi gelirdi, hafiflerdi.
sonra hatırlarsın ki bunu daha önce de yaşamıştın, yine kaybetmiş, boşlukta bedeninin ağırlığını hissetmezken kalbinin tonluk ağırlığı altında kalmıştın. kalbindeki o müthiş ağır özlem duygusuyla. nasıl da unutmuştun ilk muhabbet kuşun öldüğündeki yalnızlığını ve özlemini, ya da ilk aşkının başka bir şehre taşındığındaki boşluğu, tüm arkadaşlarından ayrılıp başka bir şehre gelip herkesi arkanda bıraktığında nasıl özlemle ağladığını...
tüm bunları nasıl olur da unutmuştun. unutmuş muydun?
çok özlediğin bi şeyi nasıl unutabilirsin ki, her şey onları hatırlatırken. sana daha da bağlanırken. unutmuş olamazsın sadece daha az düşünmeye başlamışsındır bu da benimsemenin başlangıcıdır bazen.
unutulmayan, özlenen her şey için kaldırıyorum kadehimi... hep benimle olanlar için. kalbimde...gözlerimde... gözlerinde...gözlerde...
aslında bir kelime harflerinin dizilişi itibariyle her şeyi ancak böyle anlatabilir. kaybederiz ve özleriz ikisi de içiçe birliktedir. ikisi de aynı yola giden patikalardır. kaybetmek artık var olmayacağını, artık senin yanında olmayacağını bilmek kadar acı verici bir şey daha vardır ki onu, artık var olmayan şeyi deli gibi özlemek.
acına acı katıp daha büyütüp baş edilemez hale getiren. tek başınaymışsın hissi yaratan. ah bu sinsi düşman. içten içe varlığına tehdit oluşturan bu his. nasıl baş edebilirsin ki!
bir yolu olsa denerdin değil mi? bir yol bulmak her şeyi kolaylıştırırdı. bir çare bulmak bu tüm özleme kaybetme ve yalnız hissetme duygularına. ya da bir bıçak çekip söküp almak için olduğu yerden bu duyguyu öyle ağır ki yüreğine iyi gelirdi, hafiflerdi.
sonra hatırlarsın ki bunu daha önce de yaşamıştın, yine kaybetmiş, boşlukta bedeninin ağırlığını hissetmezken kalbinin tonluk ağırlığı altında kalmıştın. kalbindeki o müthiş ağır özlem duygusuyla. nasıl da unutmuştun ilk muhabbet kuşun öldüğündeki yalnızlığını ve özlemini, ya da ilk aşkının başka bir şehre taşındığındaki boşluğu, tüm arkadaşlarından ayrılıp başka bir şehre gelip herkesi arkanda bıraktığında nasıl özlemle ağladığını...
tüm bunları nasıl olur da unutmuştun. unutmuş muydun?
çok özlediğin bi şeyi nasıl unutabilirsin ki, her şey onları hatırlatırken. sana daha da bağlanırken. unutmuş olamazsın sadece daha az düşünmeye başlamışsındır bu da benimsemenin başlangıcıdır bazen.
unutulmayan, özlenen her şey için kaldırıyorum kadehimi... hep benimle olanlar için. kalbimde...gözlerimde... gözlerinde...gözlerde...
3 Ocak 2009 Cumartesi
hepsi özge, hepsi birbirinden öte
Çok farklı kesimlerden, çok farklı bakış açılarına sahip, çok farklı hayat tarzlarına sahip arkadaşlarım var. Bunu düşününce acaba ben de bi sorun mu var diye düşünüyorum. Çünkü bu kadar istikrarsız olmak arkadaş seçimi konusunda, bu bi sorun çoğu insana göre. Ama şunu farkettim ki ben insanların iyi yönlerini görmeyi yeğliyorum dolayısıyla yanyana durduklarında birbirlerini asla tasvip etmeyecek ve sevmeyecek arkadaşlarım var. Bu çeşitliliği seviyorum aslında. Hepsinde başka başka sevdiğim şeyler var. Hepsiyle farklı farklı hayatlar görüyorum, farklı ortamlar soluyorum, farklı tecrübelere ortak oluyorum. Kimisi gey, kimisi tiki, kimisi içine kapanık, kimisi çok konuşkan, kimisi çok içer, kimisi ağzına içki sürmemiştir, kimisi inek, kimisi derslere kafayı zerre takmaz, kimisi basmakalıp, kimisi yaratıcı, kimisi entel, kimisi kaşar, kimisi melankolik ve daha bir sürü...
Onların sadece iyi yönlerini görmeyi seviyorum. Polyanna değilim ama onun gibi bişi olabilirim. Sevmediğim özelliklerini görmezden geliyorum. Aslında görmezden mi geliyorum yoksa görmüyor muyum gerçekten bilmiyorum. Ama rahat hissediyorum hepsinin yanında, hepsinin yanında başka başka yönlerimi keşfediyorum ve o yönlerimi de seviyorum.
Aslına bakarsan bu kadar farklı insanların da beni seviyor ve bana değer veriyor olmaları beni çok sevindiriyor. Megolaman falan değilim de sadece seviniyorum. Farklı tadları seviyorum, farklılıkları biraraya toplamayı seviyorum.
Onların sadece iyi yönlerini görmeyi seviyorum. Polyanna değilim ama onun gibi bişi olabilirim. Sevmediğim özelliklerini görmezden geliyorum. Aslında görmezden mi geliyorum yoksa görmüyor muyum gerçekten bilmiyorum. Ama rahat hissediyorum hepsinin yanında, hepsinin yanında başka başka yönlerimi keşfediyorum ve o yönlerimi de seviyorum.
Aslına bakarsan bu kadar farklı insanların da beni seviyor ve bana değer veriyor olmaları beni çok sevindiriyor. Megolaman falan değilim de sadece seviniyorum. Farklı tadları seviyorum, farklılıkları biraraya toplamayı seviyorum.
1 Ocak 2009 Perşembe
hayat bilgisi.1.
Hep söylüyorum ya öğrenecek çok şeyim var daha diye. Evet, öğrenecek o kadar çoook şeyim var ki... Seninle paylaşacağım hep bunları. Bişi öğrendim bu geçen sene mesela, içinden bazı şeylerin olması için ne kadar sınırlarını zorlasan da olmuyor. Zorlamamak lazım daha fazla... Bırakmak lazım bazen istemesen de...
O zaman Beck'ten gelsin....Everbody's gotta learn sometime...
O zaman Beck'ten gelsin....Everbody's gotta learn sometime...
31 Aralık 2008 Çarşamba
Yeni yıl mı ??? So what ???
Bir yılı daha bitirip bir diğerini selamlamak, Allahım ben zaman kavramını öğrenemeden ölüp gidicem sanırım. Ne kolay döndü dolaştı bu günler de tekrar yeni yıl oldu?
Bütün bir yıl naptım? Aklımda muamma soruların hiç birini cevaplayamadan bir yılı daha bitirdim. İstediklerimi yapamadıysam ne olmuş yani? Ümidim gelecek senelerde...
So what???...Pink'den gelsin...
Bütün bir yıl naptım? Aklımda muamma soruların hiç birini cevaplayamadan bir yılı daha bitirdim. İstediklerimi yapamadıysam ne olmuş yani? Ümidim gelecek senelerde...
So what???...Pink'den gelsin...
22 Eylül 2008 Pazartesi
Mutluluk
İçimde kontrol edemediğim bir mutluluk var bugünlerde. Nedenini bilmiyorum, ne kadar sürecek bilmiyorum. Kalbimin atışlarını kulaklarımda duyuyorum, heyecanlı bir mutluluk çünkü bu. Devam etmesini diliyorum bütün kalbimle, uzun zamam oldu böyle zamansız mutlulukların var olmadığı hayatımda. Korkum da kalbimin yorulması. Zira kolay değil bu tempoyla çalışması sürekli. Alışkın değil bünye kaldıramaz bir süre sonra.
Ama şimdilik bu korkuları da itiyorum aklımdan. Mutlu olmak güzel. Hele sebepsiz mutlu olmak. Hey hey hey. Mutluluğumu tetikleyen bir şeyin olmadığını bilmek, var olmayan tetikleyicinin de hiçbir zaman kaybolmayacağının garantisi sanki.
İçelim o zaman sebepsiz deli saçması mutluluklarıma =))))
Ama şimdilik bu korkuları da itiyorum aklımdan. Mutlu olmak güzel. Hele sebepsiz mutlu olmak. Hey hey hey. Mutluluğumu tetikleyen bir şeyin olmadığını bilmek, var olmayan tetikleyicinin de hiçbir zaman kaybolmayacağının garantisi sanki.
İçelim o zaman sebepsiz deli saçması mutluluklarıma =))))
17 Eylül 2008 Çarşamba
itiraf ediyorum...suçluyum
Çok oldu yazmayalı di mi... Yazmayalı mı çok oldu, düşünmeyeli mi, düşünmeyi seçmeyeli mi...Kitaplara dalıp yeni hayatlar aramayı bırakıp gerçek hayata dönmeyeli mi... Gerçek hayatta neler olup bitiyor, bıraktığım izlere dönüp bakmayalı mı, ya da bırakılan izlere...
Niye bu kadar saplantılıyım ki, niye bu uğraş iyileşmemeye. İyileşmek olarak bile görmediğim için belki de... Hastalıklı hayatımda var olmaya alışkınım... Evet, hastalıklı. Mutluluğa ket vurmaya bir hastalıklı hal bu. Ne acınası bakınca böyle, acınası ve ayıplanası. Umrumda değil. Bu benim... Böyle vardım şimdiye kadar bundan sonra da bununla olabilirim ancak hayatta... Saplantılarım ben, ben saplantılarımım...
Ve eksiğim her zaman. Eksikliğimi tamamlayamıyorum, tamamlayacak hiçbir şey, hiç kimse bulamıyorum... Bak en azından bunu denedim bulmayı denedim... Ama yok hep eksiğim istediğim yerde değilim hep geride kalmışım, hep nal toplamışım, önde olanlara hayranlıkla bakmışım... Onlara baktıkça kendi boşluğumu doldurmaya çalışmaya bile hevesim kalmamış... Şimdi düşünüyorum da okumam gereken milyonlarca kitap, izlemem için bekleyen binlerce film, gezmem gereken yüzlerce yer en önemlisi aşmam gereken bir ben var. Aşamadığım benliğim var. Nasıl bir inattır ki bu bilinçüstümde aşmaya çalışırken bilinçaltımda da bir o kadar güçlenen kuvvetlenen sinsi bir yılan... Eksikliğim beni benden soğutan, kalbimde soğuk bir taşla gezmeme neden olan. Bu eksikliği de nasıl tamamlarım bilmiyorum artık, kök saldı ben de nasıl kurtulurum bilmiyorum. Bi yol gösteren olsa belki her şey daha kolay olur daha çekilesi olur. O da meçhul. Daha önce de demiştim ya önceki yazılarımda dünüm muamma şimdi yaşanmış yarınım ise meçhul. Hayatım meçhul.
Bu eksiklikle baş etmekse çok zor, çok ağır... Kimseyi suçlayamamak kadar kötü bişi yok. Kolay yoldur bu kendine küsmemek için başkalarını suçlamak, nasıl rahatlatır insanı belki de yalan olduğunun farkındasındır ama o yalancı rahatlama bile kendine küsmekten iyidir... İşte kendime küsmekten başka bir seçeneğim yoktu benimse. Suç kimindi, suçlanması gereken, görünmez zindanlara atılması gereken belliydi. Bendim. Hala benim. Hep ben olacağım...
Var olduğum sürece orada olacağım... Hiç kimsenin ziyaretini istemiyorum...
Niye bu kadar saplantılıyım ki, niye bu uğraş iyileşmemeye. İyileşmek olarak bile görmediğim için belki de... Hastalıklı hayatımda var olmaya alışkınım... Evet, hastalıklı. Mutluluğa ket vurmaya bir hastalıklı hal bu. Ne acınası bakınca böyle, acınası ve ayıplanası. Umrumda değil. Bu benim... Böyle vardım şimdiye kadar bundan sonra da bununla olabilirim ancak hayatta... Saplantılarım ben, ben saplantılarımım...
Ve eksiğim her zaman. Eksikliğimi tamamlayamıyorum, tamamlayacak hiçbir şey, hiç kimse bulamıyorum... Bak en azından bunu denedim bulmayı denedim... Ama yok hep eksiğim istediğim yerde değilim hep geride kalmışım, hep nal toplamışım, önde olanlara hayranlıkla bakmışım... Onlara baktıkça kendi boşluğumu doldurmaya çalışmaya bile hevesim kalmamış... Şimdi düşünüyorum da okumam gereken milyonlarca kitap, izlemem için bekleyen binlerce film, gezmem gereken yüzlerce yer en önemlisi aşmam gereken bir ben var. Aşamadığım benliğim var. Nasıl bir inattır ki bu bilinçüstümde aşmaya çalışırken bilinçaltımda da bir o kadar güçlenen kuvvetlenen sinsi bir yılan... Eksikliğim beni benden soğutan, kalbimde soğuk bir taşla gezmeme neden olan. Bu eksikliği de nasıl tamamlarım bilmiyorum artık, kök saldı ben de nasıl kurtulurum bilmiyorum. Bi yol gösteren olsa belki her şey daha kolay olur daha çekilesi olur. O da meçhul. Daha önce de demiştim ya önceki yazılarımda dünüm muamma şimdi yaşanmış yarınım ise meçhul. Hayatım meçhul.
Bu eksiklikle baş etmekse çok zor, çok ağır... Kimseyi suçlayamamak kadar kötü bişi yok. Kolay yoldur bu kendine küsmemek için başkalarını suçlamak, nasıl rahatlatır insanı belki de yalan olduğunun farkındasındır ama o yalancı rahatlama bile kendine küsmekten iyidir... İşte kendime küsmekten başka bir seçeneğim yoktu benimse. Suç kimindi, suçlanması gereken, görünmez zindanlara atılması gereken belliydi. Bendim. Hala benim. Hep ben olacağım...
Var olduğum sürece orada olacağım... Hiç kimsenin ziyaretini istemiyorum...
28 Temmuz 2008 Pazartesi
(10 kişiyle) yeni bir başlangıç
Yeni bir başlangıça merhaba demek için neler gerek...
İnanç...
Azim...
Gayret...
Amaç...
Umut...
En önemlisi bu yolda yürürken yanında varlığıyla mutlu olabileceğin insanlar...
Bu sene benim için yeni ve heyecanlı oluşumlarla geçecek gibi gözüküyor. Yeniliklere açık olmak denir ya benimki de yeniliklere hazır olmak evresindeydi uzun süredir, açık olmanın ötesinde. Radikal kararları almak çoğunlukla zordur, ya işler yolunda gitmezse ve istediğim gerçekleşmezse... Feda ettiğim şeyleri yapmama, eski hayatıma geri dönmeme imkanım yoksa artık... Ya varsın ya yoksun o çizdiğin hayatta... Ya içindesin o çemderin ya da dışında... İşte aldığım kararlarla ya içinde olacağım çizdiğim hayatın ve geleceğin ya da dışında. İçinde olmak için çok taviz verdim, çok uğraştım. Gerçekleşmesi için hayallerimin daha çok çalışmam gerek farkındayım ama ben seçtim böyle olmasını, bu benim kararım, benim radikal kararlarım...
Bu sene hayattaki varlığımı sorgulamaya ve kendi geleceğim için, ülkemin geleceği için neler yaptığım konusunda hesaplaşmakla geçti. Gerçekten kimse bir şeyler yapamaz mı yoksa olmasını istemeyenler her zmanki gibi diktelrini mi dayatıyorlar...
Ben değişmesini istediğim şeyleri değiştirmek için aldım kararlarımı, öncelikle kendimden başladım işe; zira en başta ben vardım listenin. Olmak istediğim yeri ve ona nasıl ulaşacağıma karar verdim. Yanlış denizlerde boğulmak yazık olurdu, boğulacaksam benim istediğim denizlerde olmalı...
Kendimle işim bittikten sonra bu üniversiteye de gelecek sıra... Oluşumuna bile başlanmamış bir tartışma platformuna merhaba diyecek bu kampüste zamanı gelince. Meyvelerini ben yiyemem belki ama temellerini atarım, atarız hep birlikte benim gibi düşünenlerle... Hep birlikte yön veririz geleceğimize. Bizden öncekilerin yaptığına devam ederek bize dikte ettiklerinin dünyasında değil, bizim karar verdiğimiz bir gelecekte yaşamak için veririz savaşımızı.
Yeni bir başlangıça merhaba demek için neler gerek...
İnanç...
Azim...
Gayret...
Amaç...
Umut...
En önemlisi bu yolda yürürken yanında varlığıyla mutlu olabileceğin insanlar...
İşte bu insanlardan sadece on kişiye ihtiyacım var şu anda, sadece on kişiye değişiklere doğru yürümek için...
İnanç...
Azim...
Gayret...
Amaç...
Umut...
En önemlisi bu yolda yürürken yanında varlığıyla mutlu olabileceğin insanlar...
Bu sene benim için yeni ve heyecanlı oluşumlarla geçecek gibi gözüküyor. Yeniliklere açık olmak denir ya benimki de yeniliklere hazır olmak evresindeydi uzun süredir, açık olmanın ötesinde. Radikal kararları almak çoğunlukla zordur, ya işler yolunda gitmezse ve istediğim gerçekleşmezse... Feda ettiğim şeyleri yapmama, eski hayatıma geri dönmeme imkanım yoksa artık... Ya varsın ya yoksun o çizdiğin hayatta... Ya içindesin o çemderin ya da dışında... İşte aldığım kararlarla ya içinde olacağım çizdiğim hayatın ve geleceğin ya da dışında. İçinde olmak için çok taviz verdim, çok uğraştım. Gerçekleşmesi için hayallerimin daha çok çalışmam gerek farkındayım ama ben seçtim böyle olmasını, bu benim kararım, benim radikal kararlarım...
Bu sene hayattaki varlığımı sorgulamaya ve kendi geleceğim için, ülkemin geleceği için neler yaptığım konusunda hesaplaşmakla geçti. Gerçekten kimse bir şeyler yapamaz mı yoksa olmasını istemeyenler her zmanki gibi diktelrini mi dayatıyorlar...
Ben değişmesini istediğim şeyleri değiştirmek için aldım kararlarımı, öncelikle kendimden başladım işe; zira en başta ben vardım listenin. Olmak istediğim yeri ve ona nasıl ulaşacağıma karar verdim. Yanlış denizlerde boğulmak yazık olurdu, boğulacaksam benim istediğim denizlerde olmalı...
Kendimle işim bittikten sonra bu üniversiteye de gelecek sıra... Oluşumuna bile başlanmamış bir tartışma platformuna merhaba diyecek bu kampüste zamanı gelince. Meyvelerini ben yiyemem belki ama temellerini atarım, atarız hep birlikte benim gibi düşünenlerle... Hep birlikte yön veririz geleceğimize. Bizden öncekilerin yaptığına devam ederek bize dikte ettiklerinin dünyasında değil, bizim karar verdiğimiz bir gelecekte yaşamak için veririz savaşımızı.
Yeni bir başlangıça merhaba demek için neler gerek...
İnanç...
Azim...
Gayret...
Amaç...
Umut...
En önemlisi bu yolda yürürken yanında varlığıyla mutlu olabileceğin insanlar...
İşte bu insanlardan sadece on kişiye ihtiyacım var şu anda, sadece on kişiye değişiklere doğru yürümek için...
26 Mayıs 2008 Pazartesi
"büyük düşler"
Şimdiye kadar iki kişiyi sevdim ya da sevdim sandım bilmiyorum...Üçüncüyü görmeken korkuyorum yine mi, yine mi...Korkuyorum bu sefer de yarı yolda bırakılmaktan...Düş görmüş misali tam yarısında uyarılmaktan...Egolarının tatminiyle biten sevgilerinin kurbanı olmaktan...Sert ve mert olmayı marifet bilip sokak karılarından daha dönek olmaları görmekten...Aşkın öldüğü yerde öylece kalakalmaktan...Ve terkedilmekten...
Biliyorum korkunun da ecele faydası yok, bu sefer diyorum Allahım bari bu sefer bir şans tanı bana, bir şans sadece bunların "büyük düşler" olmadığını görebileceğim bir şans...
Biliyorum korkunun da ecele faydası yok, bu sefer diyorum Allahım bari bu sefer bir şans tanı bana, bir şans sadece bunların "büyük düşler" olmadığını görebileceğim bir şans...
10 Mart 2008 Pazartesi
özlemimi yitirmektir acı veren
Özlem... En çok tecrübe ettiğim duygulardan biridir. Devamlı bir özlem duygusu kalbimde, devamlı bir şeyleri özleme hazırlığındayım sanki. Manzarada çay içerken Kordon'u; içki içerken babamı; yağmur yağarken yatağımı; bulut varken güneşi; hatta incir yerken cevizi bile özleyebilirim.
Bazen de neyi özlediğimi bilmeden bir hüzün doldurur içimi, nedeni ve etkileyen bir etkeni olmamasına rağmen. İlginçtir ki ben bu özlemi de çok severim. Özlemeyi severim. Özlediğim zamanki o hüzün bile bir zevk verir bana. Bu ne şimdi mazoşistlikten başka diyebilirsiniz ama öle değil. Acı çekmiyorum hatırlayınca sadece bir gülümseme beliriyor dudaklarımda ve seviyorum bu özlem duygusunu ve getirdiği hüznü. Eski günler rücu olunca, şu anki beni oluşturan bu anıları hatırlayıp da özlem duyunca, aslında o günlerden duyduğum özlemi kendimde bularak özlemimi bastırıyorum. Düşünüyorum ki bu özlemini çektiklerim zaten içimde bir yerde benle birlikte, zaten bıraktıkları izler benle birlikte, ki unutulamayıp özlem duygusunu tetikleyebiliyorlar. Hala benle birliktelerse o zaman korkmama ve acı çekip üzülmeme gerek yok diye düşünürüm. Bende varlıklarını bilerek garip bir hüzünle gülerek özlem duyuyorum.
İşte bu acı çekmeden anıları yad etme, belki de bu kadar güçlü bir hafızaya sahip olma sebebimdir. Devamlı hatırlama isteğimdir. Anılardan, acı çekmekten korkup unutmaya çalışsaydım, işte o zaman böyle bir hafızaya sahip olur muydum işte orası koca bir soru işareti. Devamlı bir güncelleme söz konusu sanki beynimde. Devamlı neler yaşadığımı, bana eskileri hatırlatan şeyleri yapmaktan zevk alıyorum ve bu döngüyü sağlıyorum bir anlamda. Ben onları tetikliyorum, o anılar da gün ışığına çıkıp unutulmaktan kurtuluyorlar. Unutulmalarına engel oluyorum. Hatta buna bir isim bile buldum "hafıza-çemberi".
Özlem duymak değil, özlemimi yitirmek acı verir bana. Tek başıma kaldığımı hissetmektir bir anlamda çünkü, geçmişimi silmektir, beni ben yapanları yok etmektir. İşte bu benim için acıların en büyüğüdür, benim gibi hayallerde ve anılarda yaşayan biri için.
Hatırlıyorum çünkü özlemini çekiyorum, üzülmüyorum çünkü hep benle birlikteler ki o yüzden hatırlıyorum.
Bazen de neyi özlediğimi bilmeden bir hüzün doldurur içimi, nedeni ve etkileyen bir etkeni olmamasına rağmen. İlginçtir ki ben bu özlemi de çok severim. Özlemeyi severim. Özlediğim zamanki o hüzün bile bir zevk verir bana. Bu ne şimdi mazoşistlikten başka diyebilirsiniz ama öle değil. Acı çekmiyorum hatırlayınca sadece bir gülümseme beliriyor dudaklarımda ve seviyorum bu özlem duygusunu ve getirdiği hüznü. Eski günler rücu olunca, şu anki beni oluşturan bu anıları hatırlayıp da özlem duyunca, aslında o günlerden duyduğum özlemi kendimde bularak özlemimi bastırıyorum. Düşünüyorum ki bu özlemini çektiklerim zaten içimde bir yerde benle birlikte, zaten bıraktıkları izler benle birlikte, ki unutulamayıp özlem duygusunu tetikleyebiliyorlar. Hala benle birliktelerse o zaman korkmama ve acı çekip üzülmeme gerek yok diye düşünürüm. Bende varlıklarını bilerek garip bir hüzünle gülerek özlem duyuyorum.
İşte bu acı çekmeden anıları yad etme, belki de bu kadar güçlü bir hafızaya sahip olma sebebimdir. Devamlı hatırlama isteğimdir. Anılardan, acı çekmekten korkup unutmaya çalışsaydım, işte o zaman böyle bir hafızaya sahip olur muydum işte orası koca bir soru işareti. Devamlı bir güncelleme söz konusu sanki beynimde. Devamlı neler yaşadığımı, bana eskileri hatırlatan şeyleri yapmaktan zevk alıyorum ve bu döngüyü sağlıyorum bir anlamda. Ben onları tetikliyorum, o anılar da gün ışığına çıkıp unutulmaktan kurtuluyorlar. Unutulmalarına engel oluyorum. Hatta buna bir isim bile buldum "hafıza-çemberi".
Özlem duymak değil, özlemimi yitirmek acı verir bana. Tek başıma kaldığımı hissetmektir bir anlamda çünkü, geçmişimi silmektir, beni ben yapanları yok etmektir. İşte bu benim için acıların en büyüğüdür, benim gibi hayallerde ve anılarda yaşayan biri için.
Hatırlıyorum çünkü özlemini çekiyorum, üzülmüyorum çünkü hep benle birlikteler ki o yüzden hatırlıyorum.
30 Ocak 2008 Çarşamba
DENGELİ OLMAK SORUNSALINA CEVAP
Dengeli olmak sorunsalı demişsin arkadaşım ama bu sorunsal sana ait bir olgu değil onu da biliyor olman lazım. Bu senin dengeli yapından ama kaderin cilvesi olarak tanıştığın kişilerin bir o kadar dengesiz olmasından kaynaklanan bir sorun. Senin dengen, bir var olma çabası değil, bir benimsetme yarışı değil, sen de olan onlarda olmadığı için dengelerini altüst edecek bir erdemin var senin: gururun… Evet, onun da dediği gibi seni diğerlerinden farklı kılan bu. Dozunu ayarlayarak asla vazgeçmediğin gururun.
Sana bir şey daha söylemeliyim ki, sevmek gururunu çiğnemek değildir. Seni seviyorum demek gururunu hiçe saymak değildir. Saygınlığını kaybetmek, üstünlüğünü kaybetmek değildir, asıl seni büyüten ve saygın yapan bu sevgidir. Klişe deme, küçümseme… Şimdiye kadar seni herkesten farklı kılan ve belki de seni herkesten koruyan gururun, yerini sevgiye bırakıyor arkadaşım. İşte bu yüzden denge sorunsalı sanıyorsun bunu, ama aslında gurur yerini sevgiye bırakarak, seni koruma ve farklı kılma görevlerini üstleniyor.
Bu dengesizlik değil, değişimin ta kendisidir. Değişim huzursuzluğu getirir ve huzursuzlukla başa çıkmak hiç de kolay değildir. Bu sancılı dönemi en az zararla kapatabilmek için bir savaştasın, farkındayım; en az zarar için illa bir taraf arama arayışındasın ama bu iki taraf da kendinsin işin kötü tarafı da bu. Bir kazanan taraf olacak ama kaybeden de yine sen olacaksın. Biraz daha açık konuşmak gerekirse; gururunla ya da sevginle savaşıyorsun fakat şunu unutmaman gerekir illa birisinin üstün olması gerekmiyor, birinin var olması diğerinin yok olması gerekliliğini doğurduğu yalan. Değişiyorsun, gururunun yanına sevgi de yerleşiyor, ona yer aç, gerisini de oluşuna bırak. Savaşma artık acaba hangisi diye, ikisi de sensin önemli olan bu…
Dengeli olmak sorunsalı demişsin arkadaşım ama bu sorunsal sana ait bir olgu değil onu da biliyor olman lazım. Bu senin dengeli yapından ama kaderin cilvesi olarak tanıştığın kişilerin bir o kadar dengesiz olmasından kaynaklanan bir sorun. Senin dengen, bir var olma çabası değil, bir benimsetme yarışı değil, sen de olan onlarda olmadığı için dengelerini altüst edecek bir erdemin var senin: gururun… Evet, onun da dediği gibi seni diğerlerinden farklı kılan bu. Dozunu ayarlayarak asla vazgeçmediğin gururun.
Sana bir şey daha söylemeliyim ki, sevmek gururunu çiğnemek değildir. Seni seviyorum demek gururunu hiçe saymak değildir. Saygınlığını kaybetmek, üstünlüğünü kaybetmek değildir, asıl seni büyüten ve saygın yapan bu sevgidir. Klişe deme, küçümseme… Şimdiye kadar seni herkesten farklı kılan ve belki de seni herkesten koruyan gururun, yerini sevgiye bırakıyor arkadaşım. İşte bu yüzden denge sorunsalı sanıyorsun bunu, ama aslında gurur yerini sevgiye bırakarak, seni koruma ve farklı kılma görevlerini üstleniyor.
Bu dengesizlik değil, değişimin ta kendisidir. Değişim huzursuzluğu getirir ve huzursuzlukla başa çıkmak hiç de kolay değildir. Bu sancılı dönemi en az zararla kapatabilmek için bir savaştasın, farkındayım; en az zarar için illa bir taraf arama arayışındasın ama bu iki taraf da kendinsin işin kötü tarafı da bu. Bir kazanan taraf olacak ama kaybeden de yine sen olacaksın. Biraz daha açık konuşmak gerekirse; gururunla ya da sevginle savaşıyorsun fakat şunu unutmaman gerekir illa birisinin üstün olması gerekmiyor, birinin var olması diğerinin yok olması gerekliliğini doğurduğu yalan. Değişiyorsun, gururunun yanına sevgi de yerleşiyor, ona yer aç, gerisini de oluşuna bırak. Savaşma artık acaba hangisi diye, ikisi de sensin önemli olan bu…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)