Bir yazı okudum bugün internette. Severim başka blogları da okumayı, yazdıkları üzerine düşünmeyi. Yine işte böyle neler yazılmış bugünlerde diye bakınırken bir yazı dikkatimi çekti. Dilimizdeki yozlaşmadan bahsetmiş. Yozlaşma derken çok da derinlere inmiş diyemem, sadece Boğaziçi eksenliydi bu yazı. Hepimiz biliyouz ve kabul ediyoruz ki, Boğaziçi ingilizcesi denen bir olgu var. En milliyetçisi ya da en gelenekçisi bile bunu kabul ediyor ve onlar da kullanıyor, kullanmak zorunda kalıyor. Neyse işte dilimizdeki yozlaşmadan bahsederken insanı gruplara ayırmış. İngilizce kullanımı mecburiyet haline gelmiş durumlar olduğundan, bazı kelimelerin artık yer edinmiş olduğunu ve ona karşılık gelen kelimeleri söylediğimizde aynı anlamı ifade edemediğimizden bahsediyor. Ayrıca bir grup insan daha var ki onlar da tabiri caizse özenti diye atfettiğimiz kişiler, onlar da kendini ortalama insandan bir anlamda ayırmak için kullanılır hale gelmişler bu ortaya karışık dili, ana menüde Türkçe, İngilizce soslu bu dili...
İlk grup kişilerin hayatlarının bir parçası olmuş, gayet normal bir fenomen haline gelmiş olduğundan bahsetmiş. Ayrıca bundan bahsederken Türkiye'nin coğrafi konumundan kaynaklanan, "doğu-batı" sentezinden kaynaklandığını, bu ikilemde fazlaca kalanlar olarak, böyle sorunlar yaşadığımızı belirtmiş.
Şimdi geldi benim ne düşündüğüme... Bence bu konu yani Boğaziçili olma durumu biraz abartılıyor. Tamam bazı şeylerin yerini Türkçe karşılıkları tutmuyor ama her hatırlamadığın kelimenin İngilizcesini söylemek ne kadar bu yukarıda bahsettiğimiz kriterlere uyuyor. Kendinizi Türkçe çok iyi şekilde ifade edebilecekken nedir bu İngilizce karşılığını söyleme alışkanlığı. Mesela, "ben iki yer arası devamlı gidip gelen araç" desem "shuttle" yerine bana ağzınızı bırakıp başka yerlerinizle gülmeye başlarsınız. Ya da "article" demek sanki "makale" yerine geçmiş ve makale dediğimde bilimsel bir yanı değil de gazetelerdeki makalelerden bahsediyormuşum gibi geliyor insanların aklına. Bunlar işte bize Boğaziçi'nden geçen kültürler ve birikimleri.
Peki, her şeye üstünde düşünmeden aklımıza hangi dildeki karşılığı gelirse onu söylemek ne kadar doğru, ne kadar kabul görülesi bişi? Bence bu düşünme tembelliği kaynaklı bişi, düşünmek istemiyoruz aklımıza geldiği gibi biran önce mesajımızı karşımızdakine aktarmak istiyoruz. Bu aktarım yeterli diyoruz, hangi dilde nasıl olduğu o kadar da önemli değil. Karşımızdaki anlıyor ya kendimizi yormaya, zorlamaya ne gerek var, öle değil mi?
Sonra da buna türlü kılıflar uyduruyoruz. Yok Türkiye doğu-batı köprüsü, bu yüzden de köprü görevinde iki kültürün de dillerinden parçalar içeriyor, yok Türkçe yabancı kökenli kelimeleri karşılamaya yeterli değil, yok Avrupa dillerinde bilmem kaç sözcük var oysa Türkçe'de bilmem kaç gibi çok bilmişlerin anlamsız iddiaları...
Konuya hakim olmadan konuşmak bizim milletçe sevdiğimiz bişi zaten. Öle ahkam keseriz ki...İki, üç etraftan, gazeteden, televizyondan ne duyarsak çok biliyormuşuz gibi satmaya kalkma alışkanlığımız yok mu...
"mış" gibi yapma alışkanlığımız bizi toplum olarak daha nerelere sürükler bilmiyorum ama ben de başladığım konudan uzaklaşarak sizi sıkmadan konuyu bağlayayım. Bu "mış" gibi yapma kültürümüzle bağlayabilirim belki. Çünkü bu sorun birçok başka sorunlara da ön ayak oluyor. Okumuş gibi yapıp okumadığımız bir kitabı eleştiririz, seviyormuş gibi yapıp sevmediğimizi söyleyemeyiz, gazetelerden duyduğumuz şeyleri, başkalarının sözlerini kendimizinmiş gibi orda burda anlatmaya kalkarız...Daha neler, neler...
Bunun sonu yok ama bu bahsettiğim de başka bir "mış" gibimiz. Boğaziçi kültürünün bir sonucuymuş gibi gösterip düşünme tembelliğimizi saklamaya çalışmak.
23 Mart 2008 Pazar
10 Mart 2008 Pazartesi
özlemimi yitirmektir acı veren
Özlem... En çok tecrübe ettiğim duygulardan biridir. Devamlı bir özlem duygusu kalbimde, devamlı bir şeyleri özleme hazırlığındayım sanki. Manzarada çay içerken Kordon'u; içki içerken babamı; yağmur yağarken yatağımı; bulut varken güneşi; hatta incir yerken cevizi bile özleyebilirim.
Bazen de neyi özlediğimi bilmeden bir hüzün doldurur içimi, nedeni ve etkileyen bir etkeni olmamasına rağmen. İlginçtir ki ben bu özlemi de çok severim. Özlemeyi severim. Özlediğim zamanki o hüzün bile bir zevk verir bana. Bu ne şimdi mazoşistlikten başka diyebilirsiniz ama öle değil. Acı çekmiyorum hatırlayınca sadece bir gülümseme beliriyor dudaklarımda ve seviyorum bu özlem duygusunu ve getirdiği hüznü. Eski günler rücu olunca, şu anki beni oluşturan bu anıları hatırlayıp da özlem duyunca, aslında o günlerden duyduğum özlemi kendimde bularak özlemimi bastırıyorum. Düşünüyorum ki bu özlemini çektiklerim zaten içimde bir yerde benle birlikte, zaten bıraktıkları izler benle birlikte, ki unutulamayıp özlem duygusunu tetikleyebiliyorlar. Hala benle birliktelerse o zaman korkmama ve acı çekip üzülmeme gerek yok diye düşünürüm. Bende varlıklarını bilerek garip bir hüzünle gülerek özlem duyuyorum.
İşte bu acı çekmeden anıları yad etme, belki de bu kadar güçlü bir hafızaya sahip olma sebebimdir. Devamlı hatırlama isteğimdir. Anılardan, acı çekmekten korkup unutmaya çalışsaydım, işte o zaman böyle bir hafızaya sahip olur muydum işte orası koca bir soru işareti. Devamlı bir güncelleme söz konusu sanki beynimde. Devamlı neler yaşadığımı, bana eskileri hatırlatan şeyleri yapmaktan zevk alıyorum ve bu döngüyü sağlıyorum bir anlamda. Ben onları tetikliyorum, o anılar da gün ışığına çıkıp unutulmaktan kurtuluyorlar. Unutulmalarına engel oluyorum. Hatta buna bir isim bile buldum "hafıza-çemberi".
Özlem duymak değil, özlemimi yitirmek acı verir bana. Tek başıma kaldığımı hissetmektir bir anlamda çünkü, geçmişimi silmektir, beni ben yapanları yok etmektir. İşte bu benim için acıların en büyüğüdür, benim gibi hayallerde ve anılarda yaşayan biri için.
Hatırlıyorum çünkü özlemini çekiyorum, üzülmüyorum çünkü hep benle birlikteler ki o yüzden hatırlıyorum.
Bazen de neyi özlediğimi bilmeden bir hüzün doldurur içimi, nedeni ve etkileyen bir etkeni olmamasına rağmen. İlginçtir ki ben bu özlemi de çok severim. Özlemeyi severim. Özlediğim zamanki o hüzün bile bir zevk verir bana. Bu ne şimdi mazoşistlikten başka diyebilirsiniz ama öle değil. Acı çekmiyorum hatırlayınca sadece bir gülümseme beliriyor dudaklarımda ve seviyorum bu özlem duygusunu ve getirdiği hüznü. Eski günler rücu olunca, şu anki beni oluşturan bu anıları hatırlayıp da özlem duyunca, aslında o günlerden duyduğum özlemi kendimde bularak özlemimi bastırıyorum. Düşünüyorum ki bu özlemini çektiklerim zaten içimde bir yerde benle birlikte, zaten bıraktıkları izler benle birlikte, ki unutulamayıp özlem duygusunu tetikleyebiliyorlar. Hala benle birliktelerse o zaman korkmama ve acı çekip üzülmeme gerek yok diye düşünürüm. Bende varlıklarını bilerek garip bir hüzünle gülerek özlem duyuyorum.
İşte bu acı çekmeden anıları yad etme, belki de bu kadar güçlü bir hafızaya sahip olma sebebimdir. Devamlı hatırlama isteğimdir. Anılardan, acı çekmekten korkup unutmaya çalışsaydım, işte o zaman böyle bir hafızaya sahip olur muydum işte orası koca bir soru işareti. Devamlı bir güncelleme söz konusu sanki beynimde. Devamlı neler yaşadığımı, bana eskileri hatırlatan şeyleri yapmaktan zevk alıyorum ve bu döngüyü sağlıyorum bir anlamda. Ben onları tetikliyorum, o anılar da gün ışığına çıkıp unutulmaktan kurtuluyorlar. Unutulmalarına engel oluyorum. Hatta buna bir isim bile buldum "hafıza-çemberi".
Özlem duymak değil, özlemimi yitirmek acı verir bana. Tek başıma kaldığımı hissetmektir bir anlamda çünkü, geçmişimi silmektir, beni ben yapanları yok etmektir. İşte bu benim için acıların en büyüğüdür, benim gibi hayallerde ve anılarda yaşayan biri için.
Hatırlıyorum çünkü özlemini çekiyorum, üzülmüyorum çünkü hep benle birlikteler ki o yüzden hatırlıyorum.
12 Şubat 2008 Salı
Büyü bu ötesi yok!
İstanbul’a dönmeden bir hafta önceydi. Bizim bağa gittik. Hava o kadar güzeldi ki. Nasıl anlatılır, nasıl dile getirilir o manzara. Rengin hangi tonundan, kokunun, sesin hangisinden başlamalı. Hala aklımda öylesine canlı ki. Yapılacak tek şey vardı bu manzara karşısında, kalemi kâğıdı alıp yazmalıydım. Haksızlık olurdu aksi. Bir rahatsızlık duydum içimde, ona gereken saygıyı göstermediğim için bana küsecekmiş gibi duruyordu karşımda. Müthiş bir manzara gördüğünde dayanamayıp fırçayı, tuvali kapıp resme başlayan ressam misali tutamadım kendimi. Tutmak da istemedim. Ben hissettim, o düşündü, tarttı, biçti ve yazdı. Ben kurgulamadım, o buldu sözcükleri, elime hangi kelimeleri yazacağına dair komut bile vermedim. Alışmıştı o, bulurdu, bilirdi en iyisini.
İşte o gün kalemimden defterimde bir ressamın tuvalinde bıraktığı izler misali bıraktığı izler;
Ne bu yeşili gördüm daha önce, ne de maviyi… Dürüst olmak gerekirse görmüşümdür. Ama hatırlayamıyorum. Sıfır noktası, sanki öncesi negatif, yok, silinmiş, yok edilmiş. Güzel ve iyimser bir şey yok gibi. Öncesini bir kalemde sildi sanki. Sesler, bu kulağıma gelen kuş sesleri, tüm insan seslerine bedel, en iyi insanınkine bile. Toprağın, yeşilin, havanın kokusunda ilginç bir şey var. Evet, anladım, bu ahenkte bir büyü var. Evet, öncesini unutturan, daha öncesini yaşanmamış kılan.
Rüzgârın saçlarımdaki ufak dokunuşları, kokusunu yaymak istercesine yavaş ve nazikçe savurmaları, bunlar normal olamayacak ve bir tesadüf zincirlemesini oluşturabilecek kadar olağanüstü. Bu havada bir büyü var, insanı öncesini ve sonrasını görmek istetmeyecek kadar sarıp sarmalayan bir büyü.
Güneş battığında büyü üstümden kalktığında her şey bitmişti. Geçmişim aşikârdı, geleceğim malum, şimdi ise yaşanmıştı. Evet, artık büyü kalkmıştı. Yeni günler vardı önümde büyünün bile düzeltemeyeceği. Belki de benim büyüm hiçbir şeyin değişmemesiydi. Her şeyin aynı olduğu gibi kalması, düzenin hiç değişmemesiydi. Değiştikçe değişmenin verdiği huzursuzluğu biliyorum.
Hele şu sıralar insanların kafasındaki bir bez parçasının bu kadar huzursuzluğa yol açması. Yok, hayır, değişmesin, hep aynı kalsın, 1923’den bu yana olduğu gibi, değişmeyen bir tek o kalsın. Büyü bozulmasın, sonra göreceklerim, hissedeceklerim hiç hoşuma gitmeyecek, biliyorum. Ben bu büyüyü seviyorum.
İşte o gün kalemimden defterimde bir ressamın tuvalinde bıraktığı izler misali bıraktığı izler;
Ne bu yeşili gördüm daha önce, ne de maviyi… Dürüst olmak gerekirse görmüşümdür. Ama hatırlayamıyorum. Sıfır noktası, sanki öncesi negatif, yok, silinmiş, yok edilmiş. Güzel ve iyimser bir şey yok gibi. Öncesini bir kalemde sildi sanki. Sesler, bu kulağıma gelen kuş sesleri, tüm insan seslerine bedel, en iyi insanınkine bile. Toprağın, yeşilin, havanın kokusunda ilginç bir şey var. Evet, anladım, bu ahenkte bir büyü var. Evet, öncesini unutturan, daha öncesini yaşanmamış kılan.
Rüzgârın saçlarımdaki ufak dokunuşları, kokusunu yaymak istercesine yavaş ve nazikçe savurmaları, bunlar normal olamayacak ve bir tesadüf zincirlemesini oluşturabilecek kadar olağanüstü. Bu havada bir büyü var, insanı öncesini ve sonrasını görmek istetmeyecek kadar sarıp sarmalayan bir büyü.
Güneş battığında büyü üstümden kalktığında her şey bitmişti. Geçmişim aşikârdı, geleceğim malum, şimdi ise yaşanmıştı. Evet, artık büyü kalkmıştı. Yeni günler vardı önümde büyünün bile düzeltemeyeceği. Belki de benim büyüm hiçbir şeyin değişmemesiydi. Her şeyin aynı olduğu gibi kalması, düzenin hiç değişmemesiydi. Değiştikçe değişmenin verdiği huzursuzluğu biliyorum.
Hele şu sıralar insanların kafasındaki bir bez parçasının bu kadar huzursuzluğa yol açması. Yok, hayır, değişmesin, hep aynı kalsın, 1923’den bu yana olduğu gibi, değişmeyen bir tek o kalsın. Büyü bozulmasın, sonra göreceklerim, hissedeceklerim hiç hoşuma gitmeyecek, biliyorum. Ben bu büyüyü seviyorum.
30 Ocak 2008 Çarşamba
DENGELİ OLMAK SORUNSALINA CEVAP
Dengeli olmak sorunsalı demişsin arkadaşım ama bu sorunsal sana ait bir olgu değil onu da biliyor olman lazım. Bu senin dengeli yapından ama kaderin cilvesi olarak tanıştığın kişilerin bir o kadar dengesiz olmasından kaynaklanan bir sorun. Senin dengen, bir var olma çabası değil, bir benimsetme yarışı değil, sen de olan onlarda olmadığı için dengelerini altüst edecek bir erdemin var senin: gururun… Evet, onun da dediği gibi seni diğerlerinden farklı kılan bu. Dozunu ayarlayarak asla vazgeçmediğin gururun.
Sana bir şey daha söylemeliyim ki, sevmek gururunu çiğnemek değildir. Seni seviyorum demek gururunu hiçe saymak değildir. Saygınlığını kaybetmek, üstünlüğünü kaybetmek değildir, asıl seni büyüten ve saygın yapan bu sevgidir. Klişe deme, küçümseme… Şimdiye kadar seni herkesten farklı kılan ve belki de seni herkesten koruyan gururun, yerini sevgiye bırakıyor arkadaşım. İşte bu yüzden denge sorunsalı sanıyorsun bunu, ama aslında gurur yerini sevgiye bırakarak, seni koruma ve farklı kılma görevlerini üstleniyor.
Bu dengesizlik değil, değişimin ta kendisidir. Değişim huzursuzluğu getirir ve huzursuzlukla başa çıkmak hiç de kolay değildir. Bu sancılı dönemi en az zararla kapatabilmek için bir savaştasın, farkındayım; en az zarar için illa bir taraf arama arayışındasın ama bu iki taraf da kendinsin işin kötü tarafı da bu. Bir kazanan taraf olacak ama kaybeden de yine sen olacaksın. Biraz daha açık konuşmak gerekirse; gururunla ya da sevginle savaşıyorsun fakat şunu unutmaman gerekir illa birisinin üstün olması gerekmiyor, birinin var olması diğerinin yok olması gerekliliğini doğurduğu yalan. Değişiyorsun, gururunun yanına sevgi de yerleşiyor, ona yer aç, gerisini de oluşuna bırak. Savaşma artık acaba hangisi diye, ikisi de sensin önemli olan bu…
Dengeli olmak sorunsalı demişsin arkadaşım ama bu sorunsal sana ait bir olgu değil onu da biliyor olman lazım. Bu senin dengeli yapından ama kaderin cilvesi olarak tanıştığın kişilerin bir o kadar dengesiz olmasından kaynaklanan bir sorun. Senin dengen, bir var olma çabası değil, bir benimsetme yarışı değil, sen de olan onlarda olmadığı için dengelerini altüst edecek bir erdemin var senin: gururun… Evet, onun da dediği gibi seni diğerlerinden farklı kılan bu. Dozunu ayarlayarak asla vazgeçmediğin gururun.
Sana bir şey daha söylemeliyim ki, sevmek gururunu çiğnemek değildir. Seni seviyorum demek gururunu hiçe saymak değildir. Saygınlığını kaybetmek, üstünlüğünü kaybetmek değildir, asıl seni büyüten ve saygın yapan bu sevgidir. Klişe deme, küçümseme… Şimdiye kadar seni herkesten farklı kılan ve belki de seni herkesten koruyan gururun, yerini sevgiye bırakıyor arkadaşım. İşte bu yüzden denge sorunsalı sanıyorsun bunu, ama aslında gurur yerini sevgiye bırakarak, seni koruma ve farklı kılma görevlerini üstleniyor.
Bu dengesizlik değil, değişimin ta kendisidir. Değişim huzursuzluğu getirir ve huzursuzlukla başa çıkmak hiç de kolay değildir. Bu sancılı dönemi en az zararla kapatabilmek için bir savaştasın, farkındayım; en az zarar için illa bir taraf arama arayışındasın ama bu iki taraf da kendinsin işin kötü tarafı da bu. Bir kazanan taraf olacak ama kaybeden de yine sen olacaksın. Biraz daha açık konuşmak gerekirse; gururunla ya da sevginle savaşıyorsun fakat şunu unutmaman gerekir illa birisinin üstün olması gerekmiyor, birinin var olması diğerinin yok olması gerekliliğini doğurduğu yalan. Değişiyorsun, gururunun yanına sevgi de yerleşiyor, ona yer aç, gerisini de oluşuna bırak. Savaşma artık acaba hangisi diye, ikisi de sensin önemli olan bu…
29 Ocak 2008 Salı
dengeli olmak sorunsalı...
Bazen fazla mantıklı olmak iyi değil gibi.neden mi?neden niçinleri çok fazla düşünmek sonuçta "elde var hüzün "e neden oluyor. test ettim gördüm:) ben her an birini bir tek kişiyi düşünmekten alıkoyamıyorsam kendimi artık inkar etmiyorum ben aşığım arkadaş. Ama benim onu düşündüğüm kadar onun beni düşünmediğini bilmek de ayrı bir hüzün silsilesine boğuyor beni.Tüm bunları düşünürken farkettim ki ben aslında Nietzsche'nin etkisinde biraz fazla kalmışım. Çünkü bir aşamadan sonra anlıyorum ki ben sevileni değil; sevmeyi seviyorum. O da diyor ya: "Biz arzulanana değil arzulamanın kendisine aşığızdır." işte aynen böyle benim durumum da.
Ben herşeyi çok coşkulu kıyasıya yarışanlar gibi sonuna kadar yaşamayı sevenlerdenim.Bu iyi ya da kötü orası tartışılır ama durumum bu:) Birisinden o diye bahsedeceğim..O bana çok farklı olduğumu söylüyor, benim diğerlerinden farklı olduğumu tekrarlıyor defalarca ki buna artık ben de gerçekten inanıyorum. Ben farklıyım. Ama hemen sonra benim daha iyilerine layık olduğumu söyleyebiliyor.Bu nasıl iş ya? diyorum ben de...Allahım bu nedir yani ne ne ne ???
Sevmeyi ben bilmiyorum diyorum sonra ,ister istemez buna karar veriyorum.Ve korkarım bir daha kimseyi böylesine sevemem gibi geliyor.Kim beni bir daha bu kadar heyecanlandırır ve kimin yüzünden günlerce gözüme uyku girmez, giremez bundan sonra...Her msj sesini böylesine heyecanla karşılar mıyım acaba? Hiç sanmıyorum...İşin bir başka boyutu da var ki (olmaz olası):GURURUM...Belki yersiz ama illa ki ve de ille de o gururum yok muuu...
Böyle tuhaf hissiyatlar içindeyim işte.Bu kadarı benim küçük yüreğime fazla, ne yaşadım ki ben şimdiye kadar, ne sığdırdım şu 20 yıllık hayatıma, bu heyecanı, bu sevilmeyi ve sevmeleri kaldırır mı saf kalbim? Ama şimdiden söyleyebilirim ben çabuk yorulurum çabuk kırılırım ey aşk... Bakma sen benim o umursamaz, herşeyle dalga geçen yanıma; aldırma o her daim gülen yüzüme. Ben çok üzülürüm aşk;acı bana...Küçücük yüreğim var benim,yenilirim sana, başa çıkamam senle, herkesi herşeyi alt ederim ama bir sana yenilirim AŞK bir sen yıkarsın beni,karşı koyamam sana.....O yüzden lütfen lütfen beni bana bırak,küçücük dünyamda huzuru çok görme bana olur mu?
Ben herşeyi çok coşkulu kıyasıya yarışanlar gibi sonuna kadar yaşamayı sevenlerdenim.Bu iyi ya da kötü orası tartışılır ama durumum bu:) Birisinden o diye bahsedeceğim..O bana çok farklı olduğumu söylüyor, benim diğerlerinden farklı olduğumu tekrarlıyor defalarca ki buna artık ben de gerçekten inanıyorum. Ben farklıyım. Ama hemen sonra benim daha iyilerine layık olduğumu söyleyebiliyor.Bu nasıl iş ya? diyorum ben de...Allahım bu nedir yani ne ne ne ???
Sevmeyi ben bilmiyorum diyorum sonra ,ister istemez buna karar veriyorum.Ve korkarım bir daha kimseyi böylesine sevemem gibi geliyor.Kim beni bir daha bu kadar heyecanlandırır ve kimin yüzünden günlerce gözüme uyku girmez, giremez bundan sonra...Her msj sesini böylesine heyecanla karşılar mıyım acaba? Hiç sanmıyorum...İşin bir başka boyutu da var ki (olmaz olası):GURURUM...Belki yersiz ama illa ki ve de ille de o gururum yok muuu...
Böyle tuhaf hissiyatlar içindeyim işte.Bu kadarı benim küçük yüreğime fazla, ne yaşadım ki ben şimdiye kadar, ne sığdırdım şu 20 yıllık hayatıma, bu heyecanı, bu sevilmeyi ve sevmeleri kaldırır mı saf kalbim? Ama şimdiden söyleyebilirim ben çabuk yorulurum çabuk kırılırım ey aşk... Bakma sen benim o umursamaz, herşeyle dalga geçen yanıma; aldırma o her daim gülen yüzüme. Ben çok üzülürüm aşk;acı bana...Küçücük yüreğim var benim,yenilirim sana, başa çıkamam senle, herkesi herşeyi alt ederim ama bir sana yenilirim AŞK bir sen yıkarsın beni,karşı koyamam sana.....O yüzden lütfen lütfen beni bana bırak,küçücük dünyamda huzuru çok görme bana olur mu?
bir parça huzur ...ama nerden kimden nasıl??
ilk yazım bu..dışarıda yağmurun olması belki beni buna zorlayan belki de birkaç saat sonra yola çıkacak olmam; bilmiyorum bu ara beni neyin mutlu ettiğini gerçekten bilmiyorum.Ne mutlu eder ki insanı??Arkadaşlarla bir gezi, tüm ailenin toplandığı bir bayram günü, herkesin tırstığı bir sınavdan alınmış AA , birini sevmek sonra sevilmek....ya da sadece yağmurda yürüyüp o muhteşem kokuyu içinize çekerek yürümek? bunların hangisi ya da hangileri insanı mutlu eder sorusu kafamda dönüp dolaşıyor son birkaç haftadır.Dışarıdan bakıldığında son derece mutlu görünüyorum belki, art arda patlattığım espriler belki de bu iç dünyamı gizlemek için..aslında çok elim bir vaziyet içinde değilim ama yalnız kaldığımda fazlaca kafayı takıyorum böyle şeylere sanırım.bir derdim mi var acabaaa??zaten olsa tutamam içimdeeee demiş ünlü büyük grubun solisti harun:))ne de güzel demiş!!! blogumuzun da amacı içimizden geçenleri dışarı akıtmak değilmiydi zaten canım arkadaşım bad-ı saba:)neyse bu ilk yazım biraz giriş gibi oldu devamında -eğer okuyan olursa- insanları ve benm gibi düşünenleri nelerin beklediğinde bir işaret vermiş olayım:))esen kalın, içinizdeki seslere de fazla kulak asmayın derim!!!!
14 Ocak 2008 Pazartesi
Yeni bir karar zamanı
Ne desem, nerden başlasam... Şurdan başlanabilir belki de Bugün Benim Doğum Günüm... Birileri için bişiler ifade ediyor olmam gerçekten çok önemli benim için ve bugün bir defa daha farkına vardım bunun. Tüm herkese çok teşekkür ediyorum yanımda oldukları için, yalnız olmadığımı hissettirdikleri için. Hep birlikteyken herşey çok güzel geliyor ama yalnız kalınca...
Her doğum günümde olduğu gibi bu sefer de yine bir dilemma silsilesi altında, bilmezlere doğru haydi bakalım demiş gibiyim. Soğuk bir duvara dayalı sırtım önümde ateş ısınmaya çalışıyorum, sırtım üşüyor, ürperiyor, ellerim sıcak. Kalbim ısınsın mı ellerimden gelen sıcaklıkla, yoksa üşüsün mü sırtımdan gelen ayazla kararsız. Kararsızz... Karar vermek bir yana bu duruma o kadar alıştım ki artık sanki bu ikilemin varlığı benim varlığım demek, istemiyorum bile diyebilirim bu durumdan kurtulmak. Ama yeni kararlar alma vaktidir artık. Nereye kadar dayanabilir ki bu ikiye ayrılmış hayatım. Ya soğuk ya sıcak... Ya soğuk ya sıcak. Bir karar verme vakti artık. Ya soğuğun tüm benliğimi kaplamasına izin vermek ya da tüm damarlarımda,varlığımda sıcaklığı hissetmek.
Ben artık ısınmak istiyorum...
Çok üşüdüm ateş ısıtmıyor beni, ısıtan birilerini umut ediyorum...
Her doğum günümde olduğu gibi bu sefer de yine bir dilemma silsilesi altında, bilmezlere doğru haydi bakalım demiş gibiyim. Soğuk bir duvara dayalı sırtım önümde ateş ısınmaya çalışıyorum, sırtım üşüyor, ürperiyor, ellerim sıcak. Kalbim ısınsın mı ellerimden gelen sıcaklıkla, yoksa üşüsün mü sırtımdan gelen ayazla kararsız. Kararsızz... Karar vermek bir yana bu duruma o kadar alıştım ki artık sanki bu ikilemin varlığı benim varlığım demek, istemiyorum bile diyebilirim bu durumdan kurtulmak. Ama yeni kararlar alma vaktidir artık. Nereye kadar dayanabilir ki bu ikiye ayrılmış hayatım. Ya soğuk ya sıcak... Ya soğuk ya sıcak. Bir karar verme vakti artık. Ya soğuğun tüm benliğimi kaplamasına izin vermek ya da tüm damarlarımda,varlığımda sıcaklığı hissetmek.
Ben artık ısınmak istiyorum...
Çok üşüdüm ateş ısıtmıyor beni, ısıtan birilerini umut ediyorum...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)