6 Aralık 2012 Perşembe

(ucuz) İş (gücü) Dünyası

Bu iş arama sürecinde tekrar tekrar nefret ettim bu sistemden ve içine sıkışmış olmaktan. Süreç klasik önce cv ile başvuruyorsun, iş ilanında bi bok sandığın işler seni bazen görüşmeye çağırıyorlar bazen hiç gerek bile duymuyorlar. Neyse gidiyorsun görüşmeye iş gerçekten boktan ama dünyanın en iyi işiymiş gibi, matahmış gibi seni sorguluyorlar, yetkinliklerini, yeteneklerini. Bi de küçümser bi bakış. Hey allahım!
Yaptıkları sanki dünyanın en zor işi. Allah aşkına bi gidin ya diye bağırasım geliyor suratlarının tam ortasına. Siz kendinizi ne sanıyorsunuz diye böğüresim geliyor.
İnsanların bu sistemde kendilerini acayip işler yapıyormuş hissiyatına kapılmaları sanırım kendilerini tatmin etme yöntemleri. Çünkü işe yeni girenleri resmen sömürmeye dayalı bir sistem olduğundan maaşlar çok ama çok düşük. Parayla tatmin olamayınca bari işim çok önemliymiş gibi davranayım diyor insanlar sanırım. İşçilere çok az para verip sömürmeye çalışan fabrikatörlerin yerini bugün şirket sahipleri aldı. Mantık aynı: ucuz iş gücüne sahip olma. Eskiden işin doğası vücut ve kas gücüne dayalı iken şimdi akıl gücüne dayalı. Ama ucuza işçi çalıştırma prensibi aynı. İş dünyası aslında ucuz iş gücü dünyası.
Bu sistemde var olmak sabır işi, biliyorum. Biraz sabredersen yükselirsin dertler azalır, biliyorum. Ama bunu sanki onların sunduğu bir özellik gibi göstermeleri sinir ediyor beni. Ben hangi işe girsem yükselirim zaten, o sizin şirketinizin bir özelliği değil ki, benim özelliğim.
Dedim ya aslında biraz sabır işi. Biraz da kabulleniş. Asileştikçe yoruluyorsun, üzülüyorsun çünkü. Bu yüzdendir son zamanlardaki genel mutsuzluğum.

29 Kasım 2012 Perşembe

İç konuşmalar

İçimden konuşmaktan yoruldum. İçimdeki çok sesli koronun birbirini tutmayan sesleri, dizginlenmeyen şımarık çıkışları, birbirini tutmayan ahenksiz konuşmaları beni her gün daha da yoruyor.
Bunu  üstüne bir de karşımdaki insana tam olarak söylemeye çalıştığımı anlatamamak ve bunu da içimde tutup kendi kendime konuşup monologlar yazmak beni gerçekten çok yoruyor. Buraya yazmasam 'çıldırıyorum' hissiyatı geliyor miskin miskin çöküyor kafamın üstüne. Bir eli de göğsümün üstünde tüm ağırlığını veriyor utanmadan. Nefesim kesik, kafam ağır..
Neyse ki yazıyorum.

Paralize Aşk

Hayatımda mutlu olmayı maksimum isteyip de minimum elde ettiğim dönemleri geride bırakmak ümidiyle...
Şimdi biraz sevgiden, aşktan, tutkudan bahsedip, sarhoş olalım, beynimizi uyuşturalım. Marx yanlış demiş, din değil beyinleri uyuşturan, aşkın ta kendisi.


Ben hiç bu kadar saf olmamıştım
Kendimi bu kadar zor anlatmamıştım.
Bu kadar tutulmamıştı dilim.
Ne sözüm yarımdı önceden ne de lisanım
Ne eksik, ne de fazlaydı saydıklarım

Seninleyken unuttum kelimeleri
Uğruna savaştığım düşüncelerimi
Beni ben yapan yönlerimi
Beni o yüzden sevdiğin her şeyimi.
Elimde değil elimden kayıyor varlığım
Tutamıyorum ve tekrar var olamıyorum
Tekrar eskisi olamıyorum
Beynim uyuşuk ve sarhoş
Git gide içine çekiliyorum bu karalığın, nahoş.

Allahım nasıl bir haldir bu
Elim kolum bağlı paralize aşk durumu
Kurtulmak ne mümkün
Kurtulmak ne acı
Kurtulmak ancak olur sürgün

MWMW



Temiz Bir Kafa Diliyorum

Uzakta kalan birkaç görüntü düşüyor bazen gözümün önüne, yakınlaşınca netleşir sandığım. O zaman anlarım işte o zaman çözerim sandığım. Yanılmadan birgün geçmezken bunda ıskalamak ne mümkün. Anlamaya çalışıyorum, ayırt etmeye çalışıyorum, renkleri, sesleri, çizgileri... Belki bir kısmını anlarım o zaman gerisi gelir diye. Tuttuğun yerlerin yavaş yavaş eridiğini görürsün ya işte öyle. Bir buz parçasına dokunduğunda, her dokunuşunda özelliğinden, orijinal varlığından bir şeyler kaybeder. Bu görüntüler de uzakta bulanıklar, yakında dokunulmaz.

Yıllar önce yaşadığım mutsuz bir gün. Bir hafta önce başıma gelen bir olay. Bir saat önce boğazıma takılıp kalan hıçkırıklar. Beş dakika önce aldığım çirkin bir haber. Hepsi şimdi sansürlenmiş filmler gibi arşivdeler alt beyinde. Bulanık ve anlamsızlar. Hep öyle kalsınlar isteğim gerçekte, gelin görün ki zaman zaman arşivler isteyerek ya da istemeyerek karıştırılıyor. Birden yakınlaşan bu görüntüler hem bulanıklığını koruyor hem de merak uyandırıyor. Merak insanı yer bitirir. Öğrenmek ister illaki insan. Bunlar aslında kendi başından geçen şeyler olsa da didik didik sorgulamak, en ince ayrıntısına kadar hatırlamak ister. Kendimizi fotograflara bakarken buluruz devamlı, ya da yazdığımız eski yazılara, ya da ordan burdan aldığımız hatıra niyetiyle topladığımız ıvır zıvırlara. Sanki şuanki hayatımıza bir faydası varmış gibi özenle unutmaya çalıştığımız, uğraştığımız şeyleri bir de hatırlamak için uğraşırız. Anlamak, çözmek ve sonlandırmak istiyoruz ya içimizdeki sıkıntıları, daha önceden özenle kaldırdığımız hatıralar sızıntı yapmaya başlıyor ya yıllar geçtikçe, içimizde bir cesaret ya da umut, deşelemeye başlıyoruz.

 Hatırlamaksa sabır işidir, her zaman başarıyla sonlanmaz. Aceleci davranırsan elinde kalır küçük küçük parçalar, toplamda bir anlamı olmayan bağımsız ve erimiş,  parçalanmış parçalar.

Dedim ya uzakta kalan görüntüler var gözümün önünde genellikle rüyalarımda az az belirginleşen. Netleşmek gibi bir niyetleri olmayan, aklımı daha da bulandıran görüntüler, sesler, hisler. Uzaktalar hissiyatı verip aslında ensemde nefeslerini devamlı hissettiğim anılar, anlar...

Her şey filmlerde güzeldir ya keşke Sil Baştan teknolojisine ulaşsam ve bu bulanıklıklardan tamamiyle kurtulsam. Aklımı yüklerinden kurtarsam. Temiz bir kafa temiz bir dünya istiyorum kendim için. Tertemiz... Lekesiz ve berrak...



24 Temmuz 2011 Pazar

BirAn "O An"

Herkese, beni üzen, üzmeyi denemiş herkese çok kötü şeyler yapabilirim. İçimdeki bu kötü tarafı ve potansiyelini çok iyi biliyorum. Biliyorum ve korkuyorum. Karanlığın hırçınlaşmasından, şiddetinin şevkini durduramamaktan. Korkuyorum sonra yaptıklarımdan pişman olmaktan. Bu yüzden hep evcil tutuyorum kendimi, kafeslerde tutuyorum o ehlileşmemiş, pis halimi. Ama zaman zaman şöyle gün ışığına çıkarıp yeri göğü inletsin öyle istiyorum ki! Herkesi dize getirsin.

İçimdeki bu manyak, bu sapık ruhu özgürce bırakıp, içime attıklarımı bir kere de dışarı yansıtmak. Normal halimin altındaki bu manyaklık her daim kontrol altındayken ne kadar da yoruluyorum halbuki. İşte "herkesce onaylanan" olabilmek için kontrol altında tutuyorum. Ne acı insanın içindeki sesleri susturması, ne kadar zor.
İnsan olmanın gereği diyorlar zaman zaman buna, yoksa medenileşmiş, civilize olmuş insanlar olamazmışız. Öyle her aklımıza geleni yaparsak toplumda anormal kaçacak, o zaman düzen mi kalırmış.

Var ya yemişim düzeni de, sistemi de, toplumsal baskıları da. İçim acırken var mı ötesi. İçimdeki sesler beni sağırlaştırırken, gözümün önüne gelen görüntüler kör ederken, toplumun benim hakkımda ne düşündüğünü nereme takarım ben sizce. Evet orama bile takmam!

Bu gün bir an geldi ki, sustum, içimdeki sesler çıksın ortaya diye. Çoğu hırçın sesler çıkarıyor, çığlık çığlığa bağırıyorlar, içimden çıkmak için baskı yapıyorlar durmadan. Başımın ağrısı amansız bu sesler dışarı çıkmadan. O an ne yapacağımı bilemedim, kime yansıtabilirim ki bu şiddetli öfkeyi. Kime? Kendime? O'na? En yakınımdakilere? En uzağımdakilere? O an karar verdim öfkemin tadına bakacak şanslı şahsiyete. Sen! Okuyan olsun olmasın şu anda bu öfkeyi gören öfkemi alacak, öfkemi yazarken kusuyorum. Daralan ruhum, genişliyor. Yine imdadına yetiştin. Kimse bilmese de görmese de belki bu yazıyı, ben öfkemi sundum sana bu yazıda. Suçsuzdun sen, ben de değildim bu kadar acıtılırken kalbim, ben de suçsuzdum. Hepimiz zaman zaman birilerinin hareketlerinden acıtılırken, bir başka kişiyi yine biz de acıtıyoruz. Giriyoruz bu döngüye çıkamıyoruz.

İşte o an sen okuyan öfkemin tadına baktın, işte o an ben beni acıtanı sana yansıttım. Açık ve seçik değil, ama hayatta ne açık ve seçik ki?

BirSabah BirGece

Sıkıntılı başlayan gün zaten sıkıntılı başlayacağa benziyordu geceden. Sabahlamaya alışkın olmayan bünye kendini yatağa bıraktığında saat 6yı çoktan geçmişti. Sabah 12 sularında başladı gün bu yüzden. İçkiyi fazla kaçırınca uykum da kaçar çoğu zaman yine öyle oldu, her iki saatte bir uyanmam en sonunda içimi sıktı ve en sonunda 12de elimde kitabım koltuğuma uzandım.
Dedim ya sıkıntılı başladı gün, zinde uyanmadım, bir sıkıntı içimde. Anlayamadığım, anlasam da anlatamadığım. Bir şey yemek istemedim. Bir şey yapmak istemedim. Oturdum kitap okudum, not aldım. Sıkıcıydım. Sıkıntılıydım.
Devam ettim güne sıkıntıyla. Elimdeki kitap, var olan sıkıntıma sıkıntı ekledi, dağ oldu, volkan oldu patlayamadı, gerildi içim. "Siyah Süt" Elif Şafak'tan, içim siyaha büründü her sayfada. Ama bırakamadım, içimdeki sıkıntı müptelalık nüksettirdi sanıyorum.
Devam ettim güne sıkıntıyla. Televizyondaki haberler sıkıntıma sıkıntı ekledi. Norveç'teki patlamalar, PKK ve askerlerin ölümleri, şike soruşturmaları. Sıkıntı çoğaldıkça çoğaldı, siyah artık zifirdi. Zefirler zifire döndü uğultularımdaki.
Devam ettim güne sıkıntıyla, günden geceye dönerken zaman. En sevdiğim sanatçının ölüm haberini aldım, üzüldüm hem de çok. Amy Winehouse da artık 27 Club üyesi olup da efsaneleşirken benim içim daha da karanlıklaştı. "I go back to black" dinlemek mutlu ederdi nedensiz beni, şimdi ise içimi ziftle doldurdu, yapış yapış, kapkara bir duygu.
Geceye devam ettim sıkıntıyla. Manzaraya gidip içmek, karanlığına karışıp manzaranın, iyi gelir dedim. İçimle dışarısı aynı renk olursa, fark azalırsa ben ve dış dünyayla, sıkıntım diner belki dedim. Dinmedi.
Eve döndüm sıkıntıyla. Koltuğumda yerimi aldım, bilgisayar başında. Anlamsız şeyler yaptım dakikalarca.
Şimdi iyiyim, yazıyorum ya. Sıkıntım hafifledi biraz da olsa. Her zamanki gibi yazmak iyi geldi. Yazıp içimden akıtmak. Akıttıkça hafiflemek.

17 Temmuz 2011 Pazar

BirGün

Sabah erken kalmaktı amacım ama yine yenildim yatağıma, yastığıma. Saat 11i 20 geçiyordu. İlk düşündüğüm o saate kadar simitin çoktan biteceğiydi. Bu düşünceyle yan taraftaki fırına gitmek daha da gereksiz gözüktü, ama yine de gittim. Bitmişti. Kilolarımı umursamayı bırakalı çok oldu ama kalan kepekli simitlerden aldım. Her zamanki kaderim geç kalmak ve arta kalanları almak. Yapacak bir şey yok diye elimde kepekli simitle eve döndüm. Apartman girişindeki camda yansıyan görüntüme takıldı gözüm. Böyle dışarı mı çıktın Meltem dedim. Yapacak bir şey yok dedim elimde anahtarım açtım kapıyı. Televizyonda neler var diye açmaya yeltendim, kumandayı aldım elime, televizyon itaatsizlikte bir numara, direniyor. Kurcalarken televizyon da yoruldu ben de nasıl beceriyorsun elinin değdiği her şeyi bozmayı Meltem dedim. Yapacak bir şey yok dedim elimde çayım televizyonsuz devam ettim kahvatıya.
Televizyona bir bakış attım kahvaltıdan sonra, bir kere daha denemeye karar verdim şansımı. Tuttu. Televizyon her zamankinden daha da sıkıcı. Magazin manyağı kanallar. Bir Yeşilçam klasiği buldum sonra, Hayat Sevince Güzel. Ya dimi, hayat sevince güzel. Öyle. Hayat sevene güzel, sevilene güzel.
Filmi bitirdim. Elimde kitabım “Tutunamayanlar”, bir dikiş tutturamayanlar, koltukta yerimi aldım. Bu koltuğu seviyorum.

3 Haziran 2011 Cuma

İd Dalaşı

Yeni seçimler yeni umutlardır birçok ülkede. Belki bizimkinde de öyledir büyük bir kesim için, onları bilemem, kendimi bilir, kendimden bahsederim ben burada.

Bizim köyde işler biraz garip işliyor. Hopa'yla sopa karışıyor, çılgın vaadler hayalperestleri bile şaşırtıyor, insanlar protesto haklarını kullandıkları için tutuklanıyor, hatta ölüyor. Meşru güç orantısını dünya üstünde var olmayan ölçülere göre ayarlayıp orantısızlığın tarihini yazıyor. Bizim köyde görme engelli bir vatandaş azarlanıyor, milletvekillerinin seks kasetleri belgesel gibi dolaşıyor ortalıkta. Partiler meydan savaşlarına hazırlanıyor, yetmiyor milyonlar harcanıyor sokaklara atılacak olan o kağıt parçalarına.

Sonra parti liderleri "supra-humanus" hastalığına yakalanıp, benlik karmaşasıyla meydanlarda aslan, televizyonlarda kaplan, seçimlerde şeytan olarak beliriyorlar karşımızda.

Yeni seçimler yeni umutlar demiştim dimi? Yeni umutlar değil, hayal kırıklıklarıdır benim için seçimler Türkiye'de her zaman. Sonuçlarından bahsetmiyorum seçimlere giden bu süreçten bu savaştan bahsediyorum. Bu savaş halinin insanlarda yarattığı huzursuzluğu, mutsuzluğu, umutsuzluğu yaşıyorum ben her seçim arefesinde. Oy kullanmaktan nefret etme noktasına geliyorum, lanet olsun, bu benim hakkımdı, bırakın beni kendi halime, allaha şükür okuma yazma biliyorum, seçim programlarınızı okuyabiliyorum, bırakın beni kendi halime istediğime veririm oyumu, şimdi defolun, dönün o küçük dünyanıza, merkezi olduğunuz o sırçalı köşklerinize.

Benliklerinin "id" halinde boğulan bu insanlar "it" haline gelerek kavgaya hazırlanıyor. İd dalaşı.

"Ben her seçim umutsuz olurum,
huzursuz olur mutsuz olurum.
Ateşlendikçe id dalaşı, Taşar içimden öfkem,
"eşkiya" olurum, "terörist" olurum."

Bu da benim seçim şarkım. Şimdi susun, dağılın!

Yıllar geçti. Hani geçerdi? Geçmedi bu hüzün

Bunu daha önce yazma gücü bulamamıştım kendimde. Annannemi yazmak, onu ne kadar çok özlediğimi yazabilmek kolay değil. Oysa ki onun yeri ne kadar büyük hayatımda. Ne kadar derin, ne kadar sessiz ama bir o kadar sağlam.

Ailemdeki kadınlar sessiz ama güçlüdürler benim ama en güçlüsü annannemdi. Kontrol mekanizması kendine özgüydü, sakindi, naifti ama güçlüydü.

Anlatımları güçlüydü. Üç düşünür bir söylerdi. Zamanının çok ötesinde çalışan bir aklı vardı. Okumayı yazmayı kendi kendine öğrendikten sonra, cumhuriyet dönemi açılan okuma yazma kursunun ilk günü yıldızlı pekiyi ile mezun olmuştu annannem. Ege kadınıydı, adını soyadını ve ülkesinin adını doğru yazması pekiyi derecesine eşdeğerdi okuma yazma kurslarında, hayal kırıklığı içinde kabul etmişti. Yıllar geçtikçe gözleri iyi görmez oldukça daha büyük yazmaya başladı, daha karmaşık yazmaya başladı ama o yazılar hayatımın en anlamlı yazılarıydı. Her harfin üstündeki ince titizlilik kurşun kalemin kağıtta bıraktığı kalın ve sert çizgilerden görürdüm, anlardım. Zaman zaman tersine dönmüş harflerin doğasına aykırı duruşları kağıt parçasında, arkadaşlarımın suratında bir gülümseme yaratırdı, buna çok sinir olurdum, bir sanatçının eserine yapılmış bir hakaret gibi gelir içten içe küfreder belli etmezdim.

Komşuya giderken bıraktığı "Münevver teyzendeyim" notları hala durur. Hala Münevver teyzemdeymiş gibi, eve gittiğimde belki de ordan çıkar gelir diye umarım hala, aptal bir bekleyişle. Derdi arasıra "Ah çocuk sen de fazla hayalgücü var, aptallaştırıyor seni" diye, evet bunda da haklısın, aptalım çoğu zaman ben.

Dedim ya dönemin çok ötesinde giden bir aklı vardı diye, her türlü yeniliğe her zaman açıktı. Okuldan çıkınca önce eve gider üstümü çıkarır, bir şeyler atıştırıp sonra 3 apartman ilerimizde, aynı sitede oturduğumuz annanneme. Okulda ne oldu ne bitti birlikte konuşur, üzerinden geçerdik, sonra haberleri izlerdik eleştiridik kendi çapımızda, bazen görüş ayrılığına düşer saatlerce tartışırdık. Geleceğimi planlardık. Ne olmak istediğim üzerine, nasıl bir gelecek istediğim üzerine. Hep "Seni yüksek yerlerde göreceğimi biliyorum, belki ben buradan değil yukarıdan bakarım sana ama olucak biliyorum" derdi. Belki bu cümlelerle değil, hep farklı bir kalıp ve tonda ama aynı temayla.

Mezuniyetime gelmek isterdi hep, göğsünü gere gere izlemek beni, sonra da eklerdi "kaderde varsa". Kaderini sen belirledin birazcık annannem, çok erken pes ettin. Birden bıraktın kendini, unuttun bütün hayallerimizi. Gitmek daha kolay geldi, bırakıp da her şeyi. Daha çok erkendi, hayallerimiz vardı. Mezuniyetime gelecektin. Beni izleyecektin göğsünü gere gere. Ettiğin duaların varlığını bilicektim, hiçbir şeyden asla hiçbir zaman korkmayacaktım. Sonra ilk maaşımla gezicektik, tozucaktık. Kimseler keyfimizi bozamayacaktı. Biz çok mutlu olacaktık, hep gülecektik, mutsuzlukları sıkıntıları ben hepimiz için yaşadım bundan sonra siz mutlu olacaksınız derdin. Mesleğin olacak, özgür olacaksın, kimseye hesap vermek zorunda olmayacaksın, istediğini yapacaksın, istemediğini yapmak zorunda kalmayacaksın derdin.

Bunlar umurumda değil ki benim şimdi annannem, sen yoksun yanımda. Eve geldiğimde kucağına uzanıp olan biteni anlatamadıktan sonra sana, ne önemi var hayatımın kontrolü elimde olsun. Kendimi kötü hissedince dualarınla bembeyaz pamuk ellerini sırtıma, omzuma götürüp her dokunduğunda kutsanırdım senin tertemiz saflığında. Tertemiz saflığından yoksunum artık, ne önemi var kirlerin içinde bulansam hayatın. Her dokunduğun yer hafiflerdi, yeryüzündeki ağırlığını unutup, kalbim gibi. Kalbimi hafifletirdi güzel suratın. Seni yıllarca eve hapsetmiş yüzündeki çıbanlar her güneş ışığı ile daha da büyürken sen suratının güzelliği konusunda benimle aynı görüşleri paylaşmıyordun belki de, ama en güzel yüzdün benim için. Annem sana benziyor git gide, seviniyorum ben içten içe, o üzülüyor yaşlanıyorum diye, ama anlamıyorsunuz siz suratınızdaki o ender güzelliği.

Yıllardır tabu oldun benim için, konuşamadım senin hakkında. Başka biri annannem deyince bile kötü oldum, onları bile susturdum. Tahammül edemedim senin yokluğuna. Evine her gittiğimde hala kapıdan girmeni bekliyorum, annemler ya da yardımcımız eşyaların yerini değiştirdiğinde sinirden deliye dönüyorum, hepsini eski yerine koyuyorum, sen nasıl bıraktıysan öyle.

Dedim ya seni bırakamadım ben hala, ben hala seni çok özlüyor, hep arıyorum. Yokluğuna alışamadım, yıllar geçse de alışamayacağım. Hep annanne dendiğinde içim cız edicek.

Ne diyim ben seni çok seviyorum. Yıllar geçse de hep çok seviyorum. Yıllar geçti, kimler geldi kimler geçti hayatımdan ama bu hüzün hep kaldı, bi o geçmedi. Geçemedi.

29 Ekim 2010 Cuma

World War 3

Le Monde ve Stern'de yayimlanan ilginc analiz. Sanirim Turkiyedeki gelismeleri bazi Turklerden daha iyi biliyorlar.. .

Ucuncu Dunya Savasi, Turkiye'den cikabilir...

Turkiye, son ve buyuk bir hesaplasmaya dogru gidiyor. Bu ulke korkuldugu gibi irka ya da dine dayali bir bolunme yasamadi. Daha korkunc ve daha temel bir bolunmeyle sakatlandi. Cumhuriyet boyunca suren "kulturel bolunme" artik iyice keskinlesti.

Simdi bir yanda, ayakkabilarini sokak kapisinin onunde cikaran, kadinlarinin basini orttugu, erkeklerinin sokaga pijamayla da cikabildigi, erkek cocuklarinin kahveye gittigi, kizlarinin tam bir baski altinda yasadigi, turkuyle arabesk arasi bir muzikten hoslanan, belki de hic kitap okumamis, hic dansetmemis, hic kari koca birlikte lokantaya gitmemis, hic tiyatro seyretmemis, evlerinde floresan lamba yakan, iyi egitim alamamis, dini inanclari kuvvetli kalabalik bir kitle var.

Diger yanda ise kiz lisesiyle Robert Kolej yelpazesinde egitim gormus, bir dugun salonunda ya da kolej partisinde dansetmis, sinemaya giden, cok fazla olmasa da kitap okumus, muzik zevki pop sarkilarla klasik muzik arasinda dolasan, evi nispeten daha zevkli dosenmis, kizlarin flortune izin verilmese bile goz yumulan, Allah'a inanan ama
ibadete pek aldirmayan, kadinlarinin basini ortmedigi, Sarabin kalitesinden pek anlamasa da kadin erkek bir arada gidilen bir gezmede icki de icmis, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kiyasla cok gelismis hisseden, entelektuel duzeyi cok yuksek olmasa da okumus yazmis, Bati standartlarina yakin bir grup var.

Bu iki grubun yasam tarzi birbirinden kopuk. Onlari, Bati'daki siniflar arasinda ortak bir zevk yaratan kilise muzigi, dini resimler, Incil'in sinemalara bile yansimis hikayeleri gibi birlestirecek kulturel bir zemin yok. Hayatlari, zevkleri, inanislari birbirinden farkli. Hatta birbirine dusmanca.

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmis, asagilanmis, itilip kakilmis. Simdi bu grup siyasal olarak orgutlendi. Kalabaliklar. Ve her secimi kazanacak siyasi bir gucleri var artik.

Ikinci grup ise azinlikta. Ve artik bir daha secim kazanma ihtimalleri yok. Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya cikiyor.

Daha Batili olan "ikinci grup", Bati'nin siyasi degerlerini kabul ederse bir daha asla iktidari ele geciremeyecegini bildigi icin Bati'ya ve Bati'nin demokratik degerlerine dusman oluyor. Yasam tarzi olarak Bati'ya dusman olan kesim ise iktidari ancak Bati'nin kriterlerini kabul ederek ele gecirebilecegini bildigi icin Bati'yla iliskileri gelistirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

Bu kulturel parcalanmada "ordu" onemli bir role sahip. Eger, birinci grubu desteklerse ve Bati'nin demokrasisi burada kabul gorurse, ordu da iktidarini kaybedecek.

Aslinda birinci grubun cocuklarindan olusan ordu, kendi iktidarini surdurebilmek icin, kendisine benzemeyen ikinci grupla isbirligi yapiyor. Bir anlamda kendi koklerine ihanet ediyor. Bu iki grup siyasi iktidar icin son kez carpismak uzere hareketlenmis gozukuyorlar.

Birinci grup ekonomik olarak da guclu artik, Anadolu'da uretim yapiyor, "devletle" arasi iyi olmadigi icin malini dis dunyaya satiyor. Para kazaniyor. Siyasi orgutunu destekliyor.

Ikinci grup parasal guc olarak da kuvvetli degil. Dis dunyayla is yapan, disardan borclanan buyuk burjuvazi, Turkiye'nin ancak demokrasiyle normallesebilecegin e inanan entelektuel kesim, devletin yapisinin degismesi ve dunyayla butunlesmesi gerektigini dusunen bir grup burokrat, birinci grubun destekcileri.

Yargi, ordu, burokrasinin onemli bir kismi ikinci grubun arkasinda. Ikinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidari elinde tutmasinin mumkun olmadigini kavradigindan simdi siyaset ve demokrasi disinda bir cozumun pesinde.

Cumhurbaskani secimi kavganin keskinligini ve iki tarafin niyetlerini acikca ortaya koydu. Ordu destekli ikinci grup artik secim de istemiyor icten ice. Ve insanlarin aklindaki darbe istekleri gittikce artiyor. Peki, darbe olursa ne olur?

Yasam tarzi Bati'ya daha yakin olan grup orduyla birlikte iktidara gelir ve Bati'nin destegini kaybeder. Avrupa buna kesinlikle karsi cikar. Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadogu politikalarini desteklemesi karsiliginda darbeyi kabullenebilir aslinda. Ama Amerika'nin onunde de ciddi bir engel var. "Demokrasi getirecegim" diye Irak'i isgal eden bir ulke, dunyaya ve kendi kamuoyuna Turkiye'deki "darbeyi" niye destekledigini aciklayamaz. Ve Irak faciasindan sonra ikinci bir "zorlamayi" gerceklestirecek gucu yok. Istese de istemese de darbeye karsi cikacak.

Silahini ve parasini Bati'dan alan bir ordu ve ulke, Bati'dan koptugunda ne yapacak?

Sanirim uzun zamandir bunu dusunuyorlar ve korkarim bunun cevabini buldular. Turkiye'de darbe olursa, tarihte bugune kadar hic gerceklesmemis yeni bir olusumla karsilasacak dunya. Turkiye, olasi bir darbeden sonra, Rusya ve Iran'la ortaklik kurmak isteyecek. Silahi, enerjiyi ve parayi bu iki ulkeden alacak. Rusya'yla Iran'in elindeki dogal gaz, petrol ve nukleer guc, Turkiye'yi bir sureligine de olsa ayakta tutmaya yeter. Ama Rusya, Turkiye, Iran bloku dunyanin butun dengelerini degistirir. Ortadogu'nun kontrolunu tumuyle ele gecirir. Avrupa'yi kucuk kitasina hapseder. Kafkaslar'i, Afganistan'i, Pakistan'i kendi gucune katar. Musluman dunyayla yakin bir iliski kurar. Petrol kaynaklarina egemen olur. Cin'le isbirligi yapabilir.

Bu gelisme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya'dan olusan "Bati"nin dunyadaki etkinligini inanilmaz bir bicimde azaltir. Yeni blok asker, enerji ve para acisindan cok guclenir. Boylece, Turkiye'deki catlama dunyada buyuk bir catlamaya yol acar.

Eger Ucuncu Dunya Savasi cikacaksa, sanirim, bu catlamadan cikar. "Asla boyle bir sey olmaz" diyebilirsiniz. .. Niye olmayacagina dair elinizde cok kuvvetli veriler varsa, soyleyin. Ama, ya olursa... Ki bana cok mumkun geliyor. O zaman ne yapacaksiniz?

Bugun Turkiye'de kamplasan ve bolunen insanlarin da, Turkiye'yi Avrupa disina itmeye calisan, eski bir imparatorluk olmanin bir yaniyla cok gorkemli, bir yaniyla cok zayif mirasina sahip olan bir ulkeye kustahca davranan, isbirligi yerine "basogretmenlik" yapmaya kalkan Avrupa'nin da, Turkiye politikasinda "ikili" oynayip, kurnazlik ettigini sanan Amerika'nin da, Bu senaryoyu bir dusunmesini isterim dogrusu.

Turkiye'de yaklastigi gorulen kanli bir catismanin butun dunyayi yakmasi sandiginiz kadar uzak bir ihtimal degil. Hic unutmayin ki ilk dunya savasi tek bir tabancanin patlamasiyla baslamisti.

17 Ekim 2010 Pazar

Paris Günlükleri _V

Dün bir romantiktim ki beni tanıyanlar bilir bu ayda yılda bir denk gelir, ekinoks gibi ama zamanı belli olmayanından. Önce bir müzikale gittim, tam bir Parizyen gibi. Müzikal eleştirmeni değilim ki size ayrıntılı şöyle bol kaymaklı bir eleştiri yazıyım, güzeldi işte, Emir Bey'in gerilla konserlerinden güzel olmasın :D

Müzikalden sonra dışarı çıktım, soğuk delici bir rüzgar! Aldırmadım yürüdüm Seine boyunca. Yürüdüm, yürüdüm. Pek bişi düşünmedim. Düşünmek istemedim. Romantiktim dedim ya. Pek entellektüel günümde değildim. Çok kolaycık aşık bile olabilirdim. Hahaa inanmazsınız ama olmadım! Seine kenarındaki sahafcıklara takildim epeyce. Eski kitap kokusu beni iyicene aldı götürdü.

Size de oluyordur yahu dimi? Hani böyle çevredeki sesler "mımısjfgişgmdgnhjfljsskhf" gibi gelmeye başlar hiçbir şey duymaz olursunuz, transa geçmiş halinizle dışardan belki de alık bir ifadeyle çevrenize bakarsınız. Oluyor dimi? Olmuyor mu? Olsun lütfen! Çok güzel bir ruh hali o, kimseyi ve hiçbir şeyi sallamayan duyularım beynime bir ziyafet çeker. Ah nasıl desem nasıl anlatsam seviyorum ben o anları. Her şeyle devamlı uyarılmak işkencelerin en fenası aslında. İşte bu dakikalarda, rehabilite hissediyorum bir süreliğine de olsa..

Neyse efendim işte böyle bir ruh halindeyken Seine kenarında hayatımın aşkını bulabileceğimi düşündüm bir an, ama sonra farkına vardım ki çevreme bakıyorum ama görmüyorum. Hahaha romantikken de işe yaramazım :D

İşte böyle güzel romantik günün ardından bir ev partisine gittim. Romantikliğim üstümdeydi ya gün boyunca, duygu serpintileri üstümde duruyordu hala azıcık da olsa. Herkesle muhabbet, gırgır, şamata, hoopp bir duygu bıçak gibi kesti attı o anki mutluluğumu. Hiç beklemediğim bir soğukluk birden başımdan aşağıya doğru süzüldü. Arkadaşlarımı çok özlemiştim. O duygu o kadar sertti ki karnımda bir boşluk, yüzümde bir soğukluk, ellerimde bir soğuk ter hissi... Hay ben böyle özleme diyip hepinize saydım içimden... Hayata geri döndüm 2-3 dakika sonra ama her şey değişmişti, yok aslında ben değişivermiştim, ruh halim değişivermişti.

Ne diyim özlemişim topunuzu! Sevmişim fena topunuzu! Hadi şimdi dağılın! Beni yalnız bırakın!

14 Ekim 2010 Perşembe

Paris Günlükleri _IV

Evet haklısınız sıkıntılı şeylerden de bahsetmek lazım. Çok şey var sıkıntılı..

Ah mesela banka sistemleri beni süründüre süründüre öldürecek, her birisi ayrı bir ömür törpüsü! Bir hesap açtırmak ve kıçı kırık bir çek defteri almak ne kadar sürebilir ki?

Tam "oh sonunda oldu, sonunda kartıma ve çek defterime kavuştum" derken çok hem de çok erken konuştuğunuzun farkına varırsınız, çünkü çek defterinde meğerse ev adresiniz yanlış yazılmıştır, çek defterinin tek işlevinin de ev adresini ifşa etmek olduğunun altını çizeyim!

Sonra beklersiniz bir 2 hafta daha, sonra bir zarf gelir kartınız gelmiştir ve "oley artık kartımı kullanabilirim" derken yine çok ama çok erken konuşmuşsunuzdur, çünkü kartla birlikte gelen şifre çalışmamaktadır. Bir başka 2 hafta daha şifre beklersiniz!

Beklemekten bıkmışsınızdır, ama beklemekten başka bir şey de yapamazsınız! İşte izahı halim!

Bekliyorum, bekliyorum, çünkü burda bir şey yapabilmek için banka kartının olması gerekiyor yoksa metro kullanamıyorsun, telefon hattı alamıyorsun, hiç bişi yapamıyorsun, yaşayamıyorsun!

Bekliyorum, hiçbir şeyi, hem de HİÇBİR ŞEYİ bu kadar beklememiştim. Sabrımın sınırları beni de şaşırttı!

23 Eylül 2010 Perşembe

Paris Günlükleri _III

Biraz da okuldan bahsedeyim. Hep şehir sıkar..

Şunu söyleyerek başlıyım Boğaziçi gibisi yok! Kütüphanesinden manzarasına, kantinlerinden çimlerine, onun gibisi yok! Meğer beğenmediğim yüzüne tükürdüğüm okulum ne kadar güzelmiş, hatta dışardan Maslak iş binalarını andıran New Hall bile!

Bi kere kampüs olmadan üniversite mantığı bana ters(!) geliyor. Eğer üniversitede okuyorsan kampüsün olucak, öyle bina bina biri orda biri burda o ne ayol! Ömrün yollarda! Hiç kampüs sıcaklığı yakınlaşması yok insanlarda, yoldan geçen birileri oluveriyor herkes ders bitince. Kampüs içi koşuşturmacadan uzak. Bir dersten diğerine giderkenki o 5-10 dakikalık kısa konuşmalardan uzak.

Dersler bitince de herkesde bi ders çalışma aşkı! Aman herkes mi inek olur! Allahım kütüphanede yer yok! Zaten kütüphaneleri de küçücük nerde bizim Abdullah Kuran Kütüphanemiz. Bir de utamadan Avrupa'nın 2. en büyük kütüphanesiymiş. Neyleyeyim ben o kitapları eğer kendim gidip göremezsem, dokunamazsam. Yer altında mahzende mi saklıyorlar napıyorlarsa kitapları! Kitaplarında arasında dolaşıp bol bol kitap kokusu çekmek kadar güzeli var mıdır. Kütüphaneye çok öyle boş boş kitaplar arasında dolaşıp kitapları karıştırıp vakit geçirmişliğim olmuştur. Ama burda kitabı istiyorsun 45 dakika sonra mahzenden çıkarıp getiriyorlar sana. Peh, ben arayıp bulmayınca oldu mu yahu!

Nerde kalmıştım? Heh.. Hep ders çalışıyorlar. Şöyle söyliyim biz bu kadar çalışıyo olsaydık Boğaziçi olarak dünyayı yönetirdik. Ama bu kadar çalışıp hiç kayda değer birilerini çıkaramamaları da... Neyse (=

Derslerde herkes bilgisayarlarını çıkarıyor başlıyor not almaya. Ayyh çıldırmamak içten değil. Beni bilen bilir en nefret ettiğim ses klavye sesidir. Derste zilyonlarca klavye şıkırtısı, hepsini hepsini alıp pencereden atasım geliyor. Allahtan benim gibi kalem kağıt sevdalıları da var da, onların yanlarına oturuyorum paçayı kurtarıyorum.

Derslerin zorluğu kolaylığı konusunda pek bişi söyleyemiycem, bence Boğaziçi gibi. Essayler, paperlar, sunumlar, projeler, quizler, her zamanki modern zaman öğrenci işkenceleri, pek bi fark yok.

Kısacası Boğaziçi çok güzel bir okul arkadaşlar tadını çıkarmak lazım.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Paris Günlükleri _II

Şimdi sıra geldi Paris'te buram buram, burcu burcu tarih kokan binalara, sokaklara ve cafélere...

İnsan her yere, her yere yürümek istiyor, o kadar güzel ki sokaklar. Hahah bazen kendi kendime gülüyorum sokaktakiler deli falan sanıyordur büyük ihtimalle. Nedeni de hep kafam yukarıda ilerilerde hiç önüme bakmıyorum yürürken, İstanbuldaki çukurlar olsa şimdiye 10 kere ölmüş ya da sakat kalmıştım diye :D

Adamlar anayurdu demir ağlarla yüz bin kere örmüşler o ayrı, şaka gibi bir metro ağları var. Adım başı metro istasyonu. Ama Paris'in merkezi küçük bi yer. Her yere yürüyebilirsin hiç zorlanmadan. Zaten tarih kokusundan sarhoş sokaklarda baştan başa yürüyebilirim tüm Paris'i.

Yürürken aklıma hep "Allahım şu binaların birinde ben oturaydım, ev derdine düşmeyeydim" ya da " Allahım zengin ve çok uzak bir amcamdan bana son dakikada bir miras kalsın, o mirascık da Paris'in göbeğinde olsun". Çok mu şey istiyorum ayol!!

Her şeye güzel demek çok sıkıcı evet! Kötü olan da çok çok şey var. Onları da sonraya sakladım...

Neymiş: Pariste logar çukurları kapanırmış
Kimmiş: quasimodo çirkin değilmiş

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Paris Günlükleri _I

Vee başladı yeni bir hayat!

Başlaması için bu kadar uğraştan sonra en sonunda Paris'teyim. Daha önce hiç göremediğim bir rüyayı görmenin rahatlığıyla uyanıyorum sanki uykulardan. Nasılsa artık o duygu, nasıl anlatayım ki!! İşte bekler bekler sonra zevk pezevenkliğine dalarsın yaa.. Ahh ahh öyle bir şey şu anki ruh halim.

Biraz bahsetmek gerekir di mi bu kadar gelmişim etmişim. Öncelikle insanlar kaba, soğuk ve umursamaz dememi bekliyorsunuz dimi? Ama demiyeceğim, bilakis! Gelir gelmez (benim şansıma da olabilir) hep hep kibar ve yardımsever insanlarla tanıştım.

Uçaktan indim trene bineceğim, bilet gişesine gittim, ordaki insanların ingilizce konuşmamasında korkuyordum ama "voila" karşımda süper ingilizce konuşan insanlar. Epey muhabbet ettikten sonra biletimi aldım ve trene bindim.

Trenden indikten sonra taksiye binip gidicek olduğum yere doğru yol alacaktım. Yanımda konuşan bir kadın duydum birden. Önce bana söylemiyordur canım dedim sonra bir baktım, gerçekten benimle konuşuyor ve bana yardım etmek istiyor! Bavulunu birlikte indirebiliriz merdivenlerden dedi, tanrım yanlış mı duyuyorum acaba diye düşündüm önce. Sonra teşekkür ederim indiririm ben dedim, yok yok olmaz deyip tuttu indirecek. O sırada bir tane ultra esmer arkadaşlardan (zenci deyince ırkçı hissediyorum kendimi burda) biri gelip bavulu kaptı, bırakın siz indiremezsiniz ben indiririm deyip koca bavulu kucaklayıp indirdi, gözlerimin önünde!!!

Merdivenlerden çıkarirken de bir başka kişi gelip esmer arkadaşa yardım etti, iki kişi çıkardılar bavulu. Sonra kadın (ayy farkettim ki ismini bile sormadım!)benim için telefon edip taksi çağırdı. Benimle birlikte taksiyi bekledi. Ben de düşündüm bu iyiliğin altında kalmamam lazim ama nasıl,havaalanından aldığım 4 paket lokum vardı, onun bir tanesini kadına verdim. Ayy bir mutlu oldu ki!!

Sonra ertesi gün trene binerek banliyödeki evden Paris merkeze inecektim. Bekliyorum, yanıma bir kız yaklaştı, "çok uzun zamandır bekliyor musun" dedi. Ben de "hayır" dedim. Sonra benim yabancı olduğumu anladı İngilizceye döndü, neyse bütün yol boyunca yarı ingilizce yarı fransızca konuştuk da konuştuk. Çok güzeldi. Ben trene binerken bilet alamamıştım, bilet gişelerinde tadilat vardı. Beni biletsiz yakalasalardı epey bi pahalı cezaları var, neyse sohbet ettiğim kız (Marlene)bana kendisinde fazladan bilet varmış onu verdi! (Sibel- evlerinde kaldığım tanıdığımızın- dediğine göre günahlarını bile vermezlermiş kimseye!)ama bana bir bilet vermeyi teklif etti.

Ya çokşanslıyım ya da bana denk gelen insanlar lezbiyendi :D Ama fesat olmak istemiyorum. Bence burdaki insanlar söylenildiği kadar soğuk değiller.

Çünkü en son (yani dün) trene bindiğimde 50 yaşlarında dışardan gayet soğuk görünen bir teyze yanıma yaklaştı, bilet nasıl alıcaz diye sordu. Birlitke ilet aldık, teşekkür etti, yabancı olduğumu anladı (bu aksanla o kadar zor olmuyo anlamak :D), muhabbet ettik. Güzeldi.

Neyse şimdilik insanları hakkındaki düüncelerim böyle ama ben çok şanslı olabilirim. Bir de şöyle bir ayrıntı var ki beni önce Fransız sanıp muhabbete başlıyorlar sonra yabancı olduğumu görünce de ayıp olmasın diye muhabbete devam ediyor olabilirler :D

22 Mayıs 2010 Cumartesi

bırak gideyim, istediğimde döneyim

Fransa'ya gitmek istiyorum bir an önce. Her şeyi arkamda bırakıp gitmek istiyorum. Kimseye hesap vermeden kimseyi düşünmeden.
Nasıl ihtiyacım var buna, nasıl sıkıldım, nasıl yoruldum...

Gitmek istiyorum... Unutmak istediklerimi unutmak, geri geldiğimde hatırlamak istediklerimle devam etmek istiyorum.

Yok olayım her yerde... İstediğimde, sadece ben istediğimde var olayım, tekrar geri döneyim hayata...

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Karışmışsın sen... Düzel de gel!

Son zamanlarda politika okuduğumu duyan herkesin fix soruları "Baykal geri döner mi?" "Dönmezse kim gelir?" "Sence Kılıçdaroğlu çözüm olur mu?" oluyor.

Bi de işin ilginci gayet kendime göre destekli argumanlarımla açıklıyorum ve cevaplıyorum ama yaranamıyorum insanlara. Hiçbir zaman insanlara yaranma ve yağlama gibi bir amacım ve kaygım olmadı ama bir şey soruyorsan eğer önyargısız dinlemek esastır diye düşünüyorum. Aynı fikirde olmak değildir önemli olan aynı saygı seviyesinde olmaktır. Bir de şu var ki farklılıklardır zaten politikayı politika yapan ve onu zenginleştirip gelişerek ileri gitmesini sağlayan. Herkesin farklı çözüm yolları ve cevaplar bulması ve bunları savunmak için hakkı ve sözünün bulunması değil midir demokrasi?

Son zamanlarda demokrasi ile eşleştirdiğimiz kavramlar, uygulamalar ve yaşam ve yönetim biçimleri o kadar yozlaştı ki "korku imparatorluğu" olarak adlandırılan bu sistem kimilerince demokrasi olarak tanımlandıkça daha bizim halk olarak aklımız çooook karışır; ona, buna, hatta şuna laf atar, bi de o lafları atınca adam sayarız kendimizi!!!

Fucker Discoteque

Bu akşam çok sevdiğim ve eserlerini severek desteklediğim arkadaşım Emir Yargın'ın grubu olan The Bananas'ın konseri var Lokal'de. Konserde ayrıca Fucker Discoteque şarkısına klip de çekilecek. Eee artık albümü de çıkacak, hepimiz heyecanlıyız...

Arkadaşıma elimden geldiğince tanıtımını yaparak destek vermeye çalışıyorum. Umarım hakkettiği yerlere gelir çünkü gerçekten kendisi bir müzik dehası!

İyi şanslar Emir...Yolun açık olsun :D
Yaşşah varol!!!

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Daha mutlu olamam

Uzun süredir uyumaya bile zaman bulamamaktan yakınıyorum. Devamlı projeler, paperlar, ödevler, okumalar, sınavlar eeehhhh!!!

Ama yine içimde garip bir mutluluk mazoşist bir duygu var. Yoğunluğum arttıkça aynı anda hem mutsuz hem de mutlu oluyorum. İnanın kendimi ben bile anlamazken sizin anlamanızı hiç beklemiyorum. Savunma mekanizması mıdır nedir bilmem, yoğunlaşıkça ve o işlerimi teker teker halledince kendimi nirvanaya uçuruyorum resmen...

Zaman zaman tam da bir araştırma konusu olabileceğimi falan düşünüyorum. Geçen haftalardaki yoğunluğum nasıl bir dünyaydı belli değil! Sogla için yaptığım proje çok büyük zaman ve emek istiyor. Bir de işsizlik projemiz var ki o daha da emek ve zaman istiyor. Devamlı aklımda o var. Hafta içi derslerden çok bu projeleri düşünüyorum. Ha bir de 80 öncesi MHP projemiz de var ki, evlere şenlik! Projeler vaktimi en fazla alan uğraşlarım oldu bu dönem ama isteyerek yaptığım için aynı zamanda memnun ve mutluyum da.

Bu kadar işin gücün içinde eğlenmeye vakit bulunur mu???
Bulunur bulunur!!!
Bu hafta çok mutlu olduğum iki günü paylaşıyım o zaman. Biri Emir Bey'in leziz Gerilla Konseri diğeri de Burgazada gezimiz.

Cansu, İdil ve Ayşe Deniz'in evinde sevgili Emir Bey grubu harika bir konser verdi. Şarkıları zaten ezbere bildiğim için ben de yer yer eşlik ettim. Nil İpek'in sesini zaten Lemur'dan biliyordum ama böyle çıplak saf bir ses duymak beni çok ama çok etkiledi söylemeden geçemiycem. Beğendiğim nadir kadın vokallerden kendisi.

İlginç bateri kutusu ile Emir Yargın ve beni ikiye katlayan devasa kontrbasıyla Umut Şimşekli veee harika sesiyle yorumladığı şarkılarıyla Emir Aksoy!!! Konser tam anlamıyla mükemmeldi.

A bi de ikramlar ve ortamdan bahsetmek isterim. Ev Etiler'de çok hoş bir daire. Penceresinden bahçeye çıktığında kendini yemyeşil çimlerde buluyorsun. Konserden önce biraz bahçede oturup havanın tadını çıkardık ki hepimizin görünen o ki buna ihtiyacı varmış. Cansu'nun hazırladığı kanepeler, Pınar'ın aldığı Rafaello'lar hepsi de hoop bir varmış bir yokmuş!Ev ortamı sıcacık öğrenci evi konsepti, ev sahibelerinin sıcaklığı ve samimiyeti evi de şekillendirmiş sanki.

Veee Burgazada gezisi.Dilara, Özge, Enis ve benim yolculuğumuz sabah durakta buluşup Kabataş'tan kalkan vapura yetişmeye çalışarak başladı. Ama sabah trafiğini hesaba katmamış olucaz ki kaçırdık. Sonra Bostancı'ya giderek Cansu, Mısra, Umut ve Emir'le buluşmaya karar verdik. Sahilde ince belli bardaklardan çaylarımızı yudumladıktan sonra ada vapuruna binerek Burgazada'ya gittik.

Burgazada gerçekten çok güzel bir yer. Büyükada'nın kalabalıklığı yok, sakin ve kendi halinde bir ada. İnsanları da öyle sakin ve huzurlu ki. Biraz yürüdükten sonra İstanbul'un aksi yönünde Kalpazankaya denilen bir restorant var. Orada biraz dinlenmek için ara verdik ve kalamar yedik. MAzaranın eşsizliği, kalamarın lezzeti, havanın temizliği, ortamın sakinliği, çiçeklerim kokusu, insanların sakinliği... Tam Emir'in şarkısı Cennet Bahçesi (=

Bu hafta çok yoğundum evet ama bir o kadar da arkadaşlarımla geçirdiğim mutlu mesut zamanlarım, anılarım oldu. Belki de hiç çekilmeyecek kadar yoğun ve kötü günler geçiriyorum fakat her şeyi çekilir kılan arkadaşlarım var biliyorum. Şanslıyım sonuna kadar hissediyorum...

5 Nisan 2010 Pazartesi

acı kayıp

Şu anda ders çalışıp inekleyip hayatıma bir yüksek not daha katmak ne kadar zavallı geliyor gözüme. Var olma savaşına çevirdiğimiz okul, sınav, dersane, ÖSS vs başarılarımız ya da başarısızlıklarımız bizi hayatın kendisinden nasıl da uzaklaştırıyor. Yanılsamalarda yaşıyoruz hep birlikte. İzole dünyamızda var olmaya çalışıyoruz, var olmanın bu olmadığını anlamak bile çok zor o küçük "Truman Show" vari hayatımızda. Sanki her şey yapay, her şey amaçsız...

Az önce çok sevdiğim bir arkadaşımın babasının ölüm haberini aldım. Gerçek hayata dönmemi sağladı. Ben napıyorum, nerede yaşıyorum, ne için çabalıyorum, kimim, kim için yaşıyorum?

Saf üzüntü yaşıyorum. Saf üzüntü.Hem Ömer'in babası hem de kendim için...
Onun için...
Hayatını yarıda bıraktığı için...
Kendim için...
Henüz hiç başlamadığım için...
Üzgünüm...