''cap ou pas cap'':
tek özleyen sen değilsin
MüJde:
ben kayboldum zaten bende
''cap ou pas cap'':
senleyim, şansımız artmış
MüJde:
bulabilsem bi kendimi
''cap ou pas cap'':
kaybolursam ...
MüJde:
diğer beni arayacağım başka bedende
MüJde:
bulabilsem bi türlü bulamasam başka türlü
''cap ou pas cap'':
bulursan göster göremezsen unut
MüJde:
unut demek kolay
MüJde:
söz dinlemeyen asi bir ruha ne diyebilirsin ki
MüJde:
en iyisi ıslahtan ziyade
MüJde:
eğitmek aşkı düzgün öğretmektir bu hoyrat yüreğime
''cap ou pas cap'':
asilik ruhta değil sözlerde cevabın kaosun dili misali
MüJde:
oyhhh
MüJde:
bittiiim andır
....
MüJde:
kelebekleri vurmak gelmezdi içimden hiç
MüJde:
bu kadar düşman olmam nedendir
MüJde:
kelebeğin ömrü ne kadar ki zaten
MüJde:
nedir bu düşmanlık
MüJde:
anlasam
''cap ou pas cap'':
kime neye olduğunu bilmemendir senii düşman yapan her şeye hatta kendine bile
MüJde:
hata hata hata her yerde
MüJde:
doğru kimde nerde
MüJde:
bende değil o bi kesin de
''cap ou pas cap'':
senin kendine bile uzak olmandır hata yaptığı düşündüren yaptığının hata değil seni sen yapanın olduğunu bilemmendir
MüJde:
oy oy oy
MüJde:
yavaş gel bee
MüJde:
''cap ou pas cap'':
bugün cok pis yazasım var
''cap ou pas cap'':
rapor yazıyom ya edebileştim
MüJde:
yaz yaz
''cap ou pas cap'':
yazmasam delirecektim!!!
22 Mayıs 2008 Perşembe
20 Mayıs 2008 Salı
beni bu güzel havalar şahetti (mahvetmedi:]...)
İstanbul'u etkisi altına alan sıcak hava dalgasıyla son derece mutluyum ben. Tabi ders çalışma isteğimi ortadan kaldırdığı için biraz da küskünüm bu havalara.Ama olsun varsın açsın çiçekler uçsun kelebekler ve ben de ders çalışamayayım ne çıkar ki... Zaten çalışamama sebebim havalardan ziyade göklerdeki kelebeklerin yanısıra karnıma da istila eden kelebek akını olabilir, itiraf ediyorum:) Neyse başıma bu da mı gelecekti diye sorguladım ama bunun boş olduğunu gördüm. Hayat bizim planladığımız gibi gitmiyor malesef. Malesef mi dedim aslında iyi ki biz planlayamıyoruz hayatı. Aksi takdirde ne monoton ne düzenli ve ne kadar bunaltıcı bir yaşamımız olurdu. Düşünmesi bile korkunç... Ve bundan sonra hiçbirşeyi uzun uzadıya düşünmeme ve tartıp biçmeye son vereceğime dair kendime söz veriyorum. Ne demiş büyük düşünür Sezen Aksu ve çok sevgili Ceza: GELSİN HAYAT BİLDİĞİ GİBİ, İŞİMİZ BU YAŞAMAK!
Ben ne dersem diyeyim bir şeyler benden üstün, benden güçlü ve ben ona karşı koyamıyorsam bu kez teslim olmalı ve yaşamam gerekeni yaşamalı, çekmem gereken acıyı (eğer varsa) çekmeliyim hatta bu yüzden ağlamalı ve kendi kendime dövünmeliyim. Ama şimdilik hiçbirşeyi planlamıyorum ve daha ufukta bile belirmeyen bir geminin içindeki yolcu sayısını hesaplamayacağım, çünkü o gemi mutlaka bir limana yanaşacak. Söz veriyorum kendime: biraz plansız, belki hatalı ama kendiliğinden gelişen olaylara yer vereceğim hayatımda...
Ben ne dersem diyeyim bir şeyler benden üstün, benden güçlü ve ben ona karşı koyamıyorsam bu kez teslim olmalı ve yaşamam gerekeni yaşamalı, çekmem gereken acıyı (eğer varsa) çekmeliyim hatta bu yüzden ağlamalı ve kendi kendime dövünmeliyim. Ama şimdilik hiçbirşeyi planlamıyorum ve daha ufukta bile belirmeyen bir geminin içindeki yolcu sayısını hesaplamayacağım, çünkü o gemi mutlaka bir limana yanaşacak. Söz veriyorum kendime: biraz plansız, belki hatalı ama kendiliğinden gelişen olaylara yer vereceğim hayatımda...
11 Mayıs 2008 Pazar
boşa harcadığım zamanlar...
Son bir haftadır yıllardır neler ve kimler yüzünden boşa vakit harcadığımın farkındayım.Neler çekmişim ben, nelere boş yere üzülmüşüm, kendimi yıpratmışım onu farkettim.Biraz geç oldu belki ama şimdi yüzümde bir gülümseme varsa olsun diyorum çok da geç kalmış sayılmam mutlu olmak için.Tabi her zamanki gibib temkinli oluşuma ben bile sinir oluyorum. Hep acabalar var kafamda. Hiç inanmazdım tesadüflere.Tesadüf diye birşey yoktu benim için. Birşey olacaksa olurdu olmayacaksa da uğraşmak didinmek nafileydi.Ama yaklaşık 1.5 ay önceki yaşadığım bir olay yüzünden şimdi yüzümde durduramadığım bir gülümseme var:) Aslında ben sevmeyi bilmiyormuşum onu anladım, yazık.Yıllardır saplantı halinde yaşadığım bir duygudan kurtulmanın huzurunu yaşıyorum diyebilirim. Benim için sanki O'ndan başka biri olamaz gibi geliyordu ama iyi ki de O olmamış zaten olamazdı.Keşke ilk'im olsaydı diye düşünüyorum bazen ama çok üzülürdüm onun yüzünden eminim. Kompleksli biri tehlikeli ve acımasız olabiliyor çünkü.
Ve o rastlantı...Hiç ummadığım bir şekilde bu kadar iyi, düşünceli, kibar vs... biriyle karşılacağımı söylese birisi güler geçerdim, asla inanmazdım.Bir raslantı insanı ne kadar mutlu edebilir ki??? Bilmiyorum bekleyip görmek istiyorum çünkü mutlu olmak istiyorum.Aksini düşünmek üzüleceğimi hesaba katmak istemiyorum çünkü haketmediğim şeyleri yaşarsam dayanamam. Tedirginim, mutlu olmak üzereyim, kalbim farklı atıyor, içimde tarif edemediğim birşeyler oluyor, sanki bir kuş kanat çırpıyor(çok klasik belki ama en yakın tanım bu sanırım).
Bana "farklısın" diyen biri daha...Ama bu kez daha çok heyecanlandım ,önemli olan zaten ne kadar içten söylendiği,inandırılabilirliği...
"Güven"mek...İhtiyacım olan şey tam da bu belki...Bir sıcaklık, ellerimi ısıtacak bir el,ben konuşurken gözlerimin içine bakıp kaybolan bir çift göz...Bilmiyorum "güven"mek istiyorum sadece...
Ve o rastlantı...Hiç ummadığım bir şekilde bu kadar iyi, düşünceli, kibar vs... biriyle karşılacağımı söylese birisi güler geçerdim, asla inanmazdım.Bir raslantı insanı ne kadar mutlu edebilir ki??? Bilmiyorum bekleyip görmek istiyorum çünkü mutlu olmak istiyorum.Aksini düşünmek üzüleceğimi hesaba katmak istemiyorum çünkü haketmediğim şeyleri yaşarsam dayanamam. Tedirginim, mutlu olmak üzereyim, kalbim farklı atıyor, içimde tarif edemediğim birşeyler oluyor, sanki bir kuş kanat çırpıyor(çok klasik belki ama en yakın tanım bu sanırım).
Bana "farklısın" diyen biri daha...Ama bu kez daha çok heyecanlandım ,önemli olan zaten ne kadar içten söylendiği,inandırılabilirliği...
"Güven"mek...İhtiyacım olan şey tam da bu belki...Bir sıcaklık, ellerimi ısıtacak bir el,ben konuşurken gözlerimin içine bakıp kaybolan bir çift göz...Bilmiyorum "güven"mek istiyorum sadece...
10 Mayıs 2008 Cumartesi
nedir insanların benden çektikleri!!!
Son yolculuğumda farkettim ki bende var olan ve yenmesini asla beceremeyeceğim bir önyargı sistemi var, gördüğüm insanlara karşı oluşturduğum. Bu öyle aman bu zengin, bu ezik, bu inek, bu köylü gibi basit bir taksonomi değil, daha detaylı ve gözleme dayalı... Birbirinin aynısı gibi gözüken fakat detaylara indikçe değişen, bireyselleşen özellikleriyle bir gruplandırma... Böyle anlatınca sanki çok uzun ve zor bişi gibi duruyor ama değil, sadece bazı şeylere dikkatli bakmak ve nasıl bakacağını bilmekte saklı önemli olan noktalar. Kimse insanlar biletlerini nasıl uzatıyor diye bakmaz insanlara ya da muavinden bişi rica ederken yüzünün ne hal aldığıyla ilgilenmez. Benim becerim sadece insanlara baktığımda bir-iki saniye içinde insanların davranışlarındaki detayları görebiliyor olmam...
Daha otobüse binmeden bir önyargıyla başlıyorum yolculuğuma bazen, otobüsün modelinden! Modele bakarak yolculuğun iyi geçip geçmeyeceğine karar veriyorum, güzel geçecekse bile ben kötü geçeceğine karar verdiğim için kötü gitmesine koşullanıyor sanki ve tahmin edin yolculuğun akıbetini...
Onlarca otobüse bindim bu yaşıma kadar, yüzlerce insan "tanıdım". Niye belirttim bu kelimeyi? Çünkü... evet kendimce tanıdım, tanımaya çalıştım yollarda insanları. Onları kah uykularında gördüm, kah yemek yerken kah televizyonu dikkatle izlerken. Ya da bilgisayarıyla uğraşırken ya da bir kitap veya dergi okurken...
Onlar hep farklı uğraşlarla yollardaydılar bense hep aynı önyargıyla oradaydım. Her gördüğüm insana yakıştırdığım bir sıfat vardı nasıl olsa. Oysaki o insanların hiçbirini tanımıyorum. Dış görüntüleriyle tasarladığım kalıplara oturtup daha sonra inceleyerek nasıl birileri olduğunu anlamaya çalışıyorum. Şimdi böyle anlatınca bütün yolculuk boyunca milleti dikizliyormuşum gibi anlaşılabilinir ama öyle değil. Onları saatlerce incelemek değil, benim bahsettiğim şey şu ki, bir insanı ilk gördüğümde bir kalıba oturtuyorum, tiki, çok bilmiş çocuk, ters amca, dedikoducu teyze falan filan.. İkinci basamak ise onların otobüs içindeki davranışlarına göre nasıl insanlar olabileceğini tahmin etmek ve bu insanlara karşı bazen sahip olduğum önyargılar..
Mesela son yolculuğumda, Ankara'dan İstanbul'a gelirken, yanımda bütün yolculuk boyunca uyuyan bir kız vardı. Onu görünce ilk edindiğim izlenim çok sessiz ve içine kapanık biri olduğuydu... Bu önyargıyla başladı yolculuğumuz... Otobüse bindiğimiz andan itibaren uyuyan bu üniversite öğrencisi olduğunu düşündüğüm kız, İstanbul'a yakınlaşınca uyandı ve kitap okumaya başladı, kitap kendini gerçekleştirme ve kendini tanıma üzerineydi bu önyargımı daha da güçlendirdi. Kitabı zevkle okumadığını görmek sanki onu zorla başka birilerinin zoruyla okuyormuş izlenimine kapılmama neden oldu. Kitabı tutuşundaki ellerinin isyanı buna bir kanıttı sanki, kitabı kavrayarak değil sanki her an elinden düşecekmiş gibi, isteksizce tutuyordu sanki.
Şimdi düşümdümde otobüse binmeden önce bir uyku ilacı alsam iyi olacak. Yolculuklarda uyuyamamak akıl sağlığım için pek hayırlı olmayacak anlaşılan!!!
Daha otobüse binmeden bir önyargıyla başlıyorum yolculuğuma bazen, otobüsün modelinden! Modele bakarak yolculuğun iyi geçip geçmeyeceğine karar veriyorum, güzel geçecekse bile ben kötü geçeceğine karar verdiğim için kötü gitmesine koşullanıyor sanki ve tahmin edin yolculuğun akıbetini...
Onlarca otobüse bindim bu yaşıma kadar, yüzlerce insan "tanıdım". Niye belirttim bu kelimeyi? Çünkü... evet kendimce tanıdım, tanımaya çalıştım yollarda insanları. Onları kah uykularında gördüm, kah yemek yerken kah televizyonu dikkatle izlerken. Ya da bilgisayarıyla uğraşırken ya da bir kitap veya dergi okurken...
Onlar hep farklı uğraşlarla yollardaydılar bense hep aynı önyargıyla oradaydım. Her gördüğüm insana yakıştırdığım bir sıfat vardı nasıl olsa. Oysaki o insanların hiçbirini tanımıyorum. Dış görüntüleriyle tasarladığım kalıplara oturtup daha sonra inceleyerek nasıl birileri olduğunu anlamaya çalışıyorum. Şimdi böyle anlatınca bütün yolculuk boyunca milleti dikizliyormuşum gibi anlaşılabilinir ama öyle değil. Onları saatlerce incelemek değil, benim bahsettiğim şey şu ki, bir insanı ilk gördüğümde bir kalıba oturtuyorum, tiki, çok bilmiş çocuk, ters amca, dedikoducu teyze falan filan.. İkinci basamak ise onların otobüs içindeki davranışlarına göre nasıl insanlar olabileceğini tahmin etmek ve bu insanlara karşı bazen sahip olduğum önyargılar..
Mesela son yolculuğumda, Ankara'dan İstanbul'a gelirken, yanımda bütün yolculuk boyunca uyuyan bir kız vardı. Onu görünce ilk edindiğim izlenim çok sessiz ve içine kapanık biri olduğuydu... Bu önyargıyla başladı yolculuğumuz... Otobüse bindiğimiz andan itibaren uyuyan bu üniversite öğrencisi olduğunu düşündüğüm kız, İstanbul'a yakınlaşınca uyandı ve kitap okumaya başladı, kitap kendini gerçekleştirme ve kendini tanıma üzerineydi bu önyargımı daha da güçlendirdi. Kitabı zevkle okumadığını görmek sanki onu zorla başka birilerinin zoruyla okuyormuş izlenimine kapılmama neden oldu. Kitabı tutuşundaki ellerinin isyanı buna bir kanıttı sanki, kitabı kavrayarak değil sanki her an elinden düşecekmiş gibi, isteksizce tutuyordu sanki.
Şimdi düşümdümde otobüse binmeden önce bir uyku ilacı alsam iyi olacak. Yolculuklarda uyuyamamak akıl sağlığım için pek hayırlı olmayacak anlaşılan!!!
23 Mart 2008 Pazar
"mış" gibi yaşamak
Bir yazı okudum bugün internette. Severim başka blogları da okumayı, yazdıkları üzerine düşünmeyi. Yine işte böyle neler yazılmış bugünlerde diye bakınırken bir yazı dikkatimi çekti. Dilimizdeki yozlaşmadan bahsetmiş. Yozlaşma derken çok da derinlere inmiş diyemem, sadece Boğaziçi eksenliydi bu yazı. Hepimiz biliyouz ve kabul ediyoruz ki, Boğaziçi ingilizcesi denen bir olgu var. En milliyetçisi ya da en gelenekçisi bile bunu kabul ediyor ve onlar da kullanıyor, kullanmak zorunda kalıyor. Neyse işte dilimizdeki yozlaşmadan bahsederken insanı gruplara ayırmış. İngilizce kullanımı mecburiyet haline gelmiş durumlar olduğundan, bazı kelimelerin artık yer edinmiş olduğunu ve ona karşılık gelen kelimeleri söylediğimizde aynı anlamı ifade edemediğimizden bahsediyor. Ayrıca bir grup insan daha var ki onlar da tabiri caizse özenti diye atfettiğimiz kişiler, onlar da kendini ortalama insandan bir anlamda ayırmak için kullanılır hale gelmişler bu ortaya karışık dili, ana menüde Türkçe, İngilizce soslu bu dili...
İlk grup kişilerin hayatlarının bir parçası olmuş, gayet normal bir fenomen haline gelmiş olduğundan bahsetmiş. Ayrıca bundan bahsederken Türkiye'nin coğrafi konumundan kaynaklanan, "doğu-batı" sentezinden kaynaklandığını, bu ikilemde fazlaca kalanlar olarak, böyle sorunlar yaşadığımızı belirtmiş.
Şimdi geldi benim ne düşündüğüme... Bence bu konu yani Boğaziçili olma durumu biraz abartılıyor. Tamam bazı şeylerin yerini Türkçe karşılıkları tutmuyor ama her hatırlamadığın kelimenin İngilizcesini söylemek ne kadar bu yukarıda bahsettiğimiz kriterlere uyuyor. Kendinizi Türkçe çok iyi şekilde ifade edebilecekken nedir bu İngilizce karşılığını söyleme alışkanlığı. Mesela, "ben iki yer arası devamlı gidip gelen araç" desem "shuttle" yerine bana ağzınızı bırakıp başka yerlerinizle gülmeye başlarsınız. Ya da "article" demek sanki "makale" yerine geçmiş ve makale dediğimde bilimsel bir yanı değil de gazetelerdeki makalelerden bahsediyormuşum gibi geliyor insanların aklına. Bunlar işte bize Boğaziçi'nden geçen kültürler ve birikimleri.
Peki, her şeye üstünde düşünmeden aklımıza hangi dildeki karşılığı gelirse onu söylemek ne kadar doğru, ne kadar kabul görülesi bişi? Bence bu düşünme tembelliği kaynaklı bişi, düşünmek istemiyoruz aklımıza geldiği gibi biran önce mesajımızı karşımızdakine aktarmak istiyoruz. Bu aktarım yeterli diyoruz, hangi dilde nasıl olduğu o kadar da önemli değil. Karşımızdaki anlıyor ya kendimizi yormaya, zorlamaya ne gerek var, öle değil mi?
Sonra da buna türlü kılıflar uyduruyoruz. Yok Türkiye doğu-batı köprüsü, bu yüzden de köprü görevinde iki kültürün de dillerinden parçalar içeriyor, yok Türkçe yabancı kökenli kelimeleri karşılamaya yeterli değil, yok Avrupa dillerinde bilmem kaç sözcük var oysa Türkçe'de bilmem kaç gibi çok bilmişlerin anlamsız iddiaları...
Konuya hakim olmadan konuşmak bizim milletçe sevdiğimiz bişi zaten. Öle ahkam keseriz ki...İki, üç etraftan, gazeteden, televizyondan ne duyarsak çok biliyormuşuz gibi satmaya kalkma alışkanlığımız yok mu...
"mış" gibi yapma alışkanlığımız bizi toplum olarak daha nerelere sürükler bilmiyorum ama ben de başladığım konudan uzaklaşarak sizi sıkmadan konuyu bağlayayım. Bu "mış" gibi yapma kültürümüzle bağlayabilirim belki. Çünkü bu sorun birçok başka sorunlara da ön ayak oluyor. Okumuş gibi yapıp okumadığımız bir kitabı eleştiririz, seviyormuş gibi yapıp sevmediğimizi söyleyemeyiz, gazetelerden duyduğumuz şeyleri, başkalarının sözlerini kendimizinmiş gibi orda burda anlatmaya kalkarız...Daha neler, neler...
Bunun sonu yok ama bu bahsettiğim de başka bir "mış" gibimiz. Boğaziçi kültürünün bir sonucuymuş gibi gösterip düşünme tembelliğimizi saklamaya çalışmak.
İlk grup kişilerin hayatlarının bir parçası olmuş, gayet normal bir fenomen haline gelmiş olduğundan bahsetmiş. Ayrıca bundan bahsederken Türkiye'nin coğrafi konumundan kaynaklanan, "doğu-batı" sentezinden kaynaklandığını, bu ikilemde fazlaca kalanlar olarak, böyle sorunlar yaşadığımızı belirtmiş.
Şimdi geldi benim ne düşündüğüme... Bence bu konu yani Boğaziçili olma durumu biraz abartılıyor. Tamam bazı şeylerin yerini Türkçe karşılıkları tutmuyor ama her hatırlamadığın kelimenin İngilizcesini söylemek ne kadar bu yukarıda bahsettiğimiz kriterlere uyuyor. Kendinizi Türkçe çok iyi şekilde ifade edebilecekken nedir bu İngilizce karşılığını söyleme alışkanlığı. Mesela, "ben iki yer arası devamlı gidip gelen araç" desem "shuttle" yerine bana ağzınızı bırakıp başka yerlerinizle gülmeye başlarsınız. Ya da "article" demek sanki "makale" yerine geçmiş ve makale dediğimde bilimsel bir yanı değil de gazetelerdeki makalelerden bahsediyormuşum gibi geliyor insanların aklına. Bunlar işte bize Boğaziçi'nden geçen kültürler ve birikimleri.
Peki, her şeye üstünde düşünmeden aklımıza hangi dildeki karşılığı gelirse onu söylemek ne kadar doğru, ne kadar kabul görülesi bişi? Bence bu düşünme tembelliği kaynaklı bişi, düşünmek istemiyoruz aklımıza geldiği gibi biran önce mesajımızı karşımızdakine aktarmak istiyoruz. Bu aktarım yeterli diyoruz, hangi dilde nasıl olduğu o kadar da önemli değil. Karşımızdaki anlıyor ya kendimizi yormaya, zorlamaya ne gerek var, öle değil mi?
Sonra da buna türlü kılıflar uyduruyoruz. Yok Türkiye doğu-batı köprüsü, bu yüzden de köprü görevinde iki kültürün de dillerinden parçalar içeriyor, yok Türkçe yabancı kökenli kelimeleri karşılamaya yeterli değil, yok Avrupa dillerinde bilmem kaç sözcük var oysa Türkçe'de bilmem kaç gibi çok bilmişlerin anlamsız iddiaları...
Konuya hakim olmadan konuşmak bizim milletçe sevdiğimiz bişi zaten. Öle ahkam keseriz ki...İki, üç etraftan, gazeteden, televizyondan ne duyarsak çok biliyormuşuz gibi satmaya kalkma alışkanlığımız yok mu...
"mış" gibi yapma alışkanlığımız bizi toplum olarak daha nerelere sürükler bilmiyorum ama ben de başladığım konudan uzaklaşarak sizi sıkmadan konuyu bağlayayım. Bu "mış" gibi yapma kültürümüzle bağlayabilirim belki. Çünkü bu sorun birçok başka sorunlara da ön ayak oluyor. Okumuş gibi yapıp okumadığımız bir kitabı eleştiririz, seviyormuş gibi yapıp sevmediğimizi söyleyemeyiz, gazetelerden duyduğumuz şeyleri, başkalarının sözlerini kendimizinmiş gibi orda burda anlatmaya kalkarız...Daha neler, neler...
Bunun sonu yok ama bu bahsettiğim de başka bir "mış" gibimiz. Boğaziçi kültürünün bir sonucuymuş gibi gösterip düşünme tembelliğimizi saklamaya çalışmak.
10 Mart 2008 Pazartesi
özlemimi yitirmektir acı veren
Özlem... En çok tecrübe ettiğim duygulardan biridir. Devamlı bir özlem duygusu kalbimde, devamlı bir şeyleri özleme hazırlığındayım sanki. Manzarada çay içerken Kordon'u; içki içerken babamı; yağmur yağarken yatağımı; bulut varken güneşi; hatta incir yerken cevizi bile özleyebilirim.
Bazen de neyi özlediğimi bilmeden bir hüzün doldurur içimi, nedeni ve etkileyen bir etkeni olmamasına rağmen. İlginçtir ki ben bu özlemi de çok severim. Özlemeyi severim. Özlediğim zamanki o hüzün bile bir zevk verir bana. Bu ne şimdi mazoşistlikten başka diyebilirsiniz ama öle değil. Acı çekmiyorum hatırlayınca sadece bir gülümseme beliriyor dudaklarımda ve seviyorum bu özlem duygusunu ve getirdiği hüznü. Eski günler rücu olunca, şu anki beni oluşturan bu anıları hatırlayıp da özlem duyunca, aslında o günlerden duyduğum özlemi kendimde bularak özlemimi bastırıyorum. Düşünüyorum ki bu özlemini çektiklerim zaten içimde bir yerde benle birlikte, zaten bıraktıkları izler benle birlikte, ki unutulamayıp özlem duygusunu tetikleyebiliyorlar. Hala benle birliktelerse o zaman korkmama ve acı çekip üzülmeme gerek yok diye düşünürüm. Bende varlıklarını bilerek garip bir hüzünle gülerek özlem duyuyorum.
İşte bu acı çekmeden anıları yad etme, belki de bu kadar güçlü bir hafızaya sahip olma sebebimdir. Devamlı hatırlama isteğimdir. Anılardan, acı çekmekten korkup unutmaya çalışsaydım, işte o zaman böyle bir hafızaya sahip olur muydum işte orası koca bir soru işareti. Devamlı bir güncelleme söz konusu sanki beynimde. Devamlı neler yaşadığımı, bana eskileri hatırlatan şeyleri yapmaktan zevk alıyorum ve bu döngüyü sağlıyorum bir anlamda. Ben onları tetikliyorum, o anılar da gün ışığına çıkıp unutulmaktan kurtuluyorlar. Unutulmalarına engel oluyorum. Hatta buna bir isim bile buldum "hafıza-çemberi".
Özlem duymak değil, özlemimi yitirmek acı verir bana. Tek başıma kaldığımı hissetmektir bir anlamda çünkü, geçmişimi silmektir, beni ben yapanları yok etmektir. İşte bu benim için acıların en büyüğüdür, benim gibi hayallerde ve anılarda yaşayan biri için.
Hatırlıyorum çünkü özlemini çekiyorum, üzülmüyorum çünkü hep benle birlikteler ki o yüzden hatırlıyorum.
Bazen de neyi özlediğimi bilmeden bir hüzün doldurur içimi, nedeni ve etkileyen bir etkeni olmamasına rağmen. İlginçtir ki ben bu özlemi de çok severim. Özlemeyi severim. Özlediğim zamanki o hüzün bile bir zevk verir bana. Bu ne şimdi mazoşistlikten başka diyebilirsiniz ama öle değil. Acı çekmiyorum hatırlayınca sadece bir gülümseme beliriyor dudaklarımda ve seviyorum bu özlem duygusunu ve getirdiği hüznü. Eski günler rücu olunca, şu anki beni oluşturan bu anıları hatırlayıp da özlem duyunca, aslında o günlerden duyduğum özlemi kendimde bularak özlemimi bastırıyorum. Düşünüyorum ki bu özlemini çektiklerim zaten içimde bir yerde benle birlikte, zaten bıraktıkları izler benle birlikte, ki unutulamayıp özlem duygusunu tetikleyebiliyorlar. Hala benle birliktelerse o zaman korkmama ve acı çekip üzülmeme gerek yok diye düşünürüm. Bende varlıklarını bilerek garip bir hüzünle gülerek özlem duyuyorum.
İşte bu acı çekmeden anıları yad etme, belki de bu kadar güçlü bir hafızaya sahip olma sebebimdir. Devamlı hatırlama isteğimdir. Anılardan, acı çekmekten korkup unutmaya çalışsaydım, işte o zaman böyle bir hafızaya sahip olur muydum işte orası koca bir soru işareti. Devamlı bir güncelleme söz konusu sanki beynimde. Devamlı neler yaşadığımı, bana eskileri hatırlatan şeyleri yapmaktan zevk alıyorum ve bu döngüyü sağlıyorum bir anlamda. Ben onları tetikliyorum, o anılar da gün ışığına çıkıp unutulmaktan kurtuluyorlar. Unutulmalarına engel oluyorum. Hatta buna bir isim bile buldum "hafıza-çemberi".
Özlem duymak değil, özlemimi yitirmek acı verir bana. Tek başıma kaldığımı hissetmektir bir anlamda çünkü, geçmişimi silmektir, beni ben yapanları yok etmektir. İşte bu benim için acıların en büyüğüdür, benim gibi hayallerde ve anılarda yaşayan biri için.
Hatırlıyorum çünkü özlemini çekiyorum, üzülmüyorum çünkü hep benle birlikteler ki o yüzden hatırlıyorum.
12 Şubat 2008 Salı
Büyü bu ötesi yok!
İstanbul’a dönmeden bir hafta önceydi. Bizim bağa gittik. Hava o kadar güzeldi ki. Nasıl anlatılır, nasıl dile getirilir o manzara. Rengin hangi tonundan, kokunun, sesin hangisinden başlamalı. Hala aklımda öylesine canlı ki. Yapılacak tek şey vardı bu manzara karşısında, kalemi kâğıdı alıp yazmalıydım. Haksızlık olurdu aksi. Bir rahatsızlık duydum içimde, ona gereken saygıyı göstermediğim için bana küsecekmiş gibi duruyordu karşımda. Müthiş bir manzara gördüğünde dayanamayıp fırçayı, tuvali kapıp resme başlayan ressam misali tutamadım kendimi. Tutmak da istemedim. Ben hissettim, o düşündü, tarttı, biçti ve yazdı. Ben kurgulamadım, o buldu sözcükleri, elime hangi kelimeleri yazacağına dair komut bile vermedim. Alışmıştı o, bulurdu, bilirdi en iyisini.
İşte o gün kalemimden defterimde bir ressamın tuvalinde bıraktığı izler misali bıraktığı izler;
Ne bu yeşili gördüm daha önce, ne de maviyi… Dürüst olmak gerekirse görmüşümdür. Ama hatırlayamıyorum. Sıfır noktası, sanki öncesi negatif, yok, silinmiş, yok edilmiş. Güzel ve iyimser bir şey yok gibi. Öncesini bir kalemde sildi sanki. Sesler, bu kulağıma gelen kuş sesleri, tüm insan seslerine bedel, en iyi insanınkine bile. Toprağın, yeşilin, havanın kokusunda ilginç bir şey var. Evet, anladım, bu ahenkte bir büyü var. Evet, öncesini unutturan, daha öncesini yaşanmamış kılan.
Rüzgârın saçlarımdaki ufak dokunuşları, kokusunu yaymak istercesine yavaş ve nazikçe savurmaları, bunlar normal olamayacak ve bir tesadüf zincirlemesini oluşturabilecek kadar olağanüstü. Bu havada bir büyü var, insanı öncesini ve sonrasını görmek istetmeyecek kadar sarıp sarmalayan bir büyü.
Güneş battığında büyü üstümden kalktığında her şey bitmişti. Geçmişim aşikârdı, geleceğim malum, şimdi ise yaşanmıştı. Evet, artık büyü kalkmıştı. Yeni günler vardı önümde büyünün bile düzeltemeyeceği. Belki de benim büyüm hiçbir şeyin değişmemesiydi. Her şeyin aynı olduğu gibi kalması, düzenin hiç değişmemesiydi. Değiştikçe değişmenin verdiği huzursuzluğu biliyorum.
Hele şu sıralar insanların kafasındaki bir bez parçasının bu kadar huzursuzluğa yol açması. Yok, hayır, değişmesin, hep aynı kalsın, 1923’den bu yana olduğu gibi, değişmeyen bir tek o kalsın. Büyü bozulmasın, sonra göreceklerim, hissedeceklerim hiç hoşuma gitmeyecek, biliyorum. Ben bu büyüyü seviyorum.
İşte o gün kalemimden defterimde bir ressamın tuvalinde bıraktığı izler misali bıraktığı izler;
Ne bu yeşili gördüm daha önce, ne de maviyi… Dürüst olmak gerekirse görmüşümdür. Ama hatırlayamıyorum. Sıfır noktası, sanki öncesi negatif, yok, silinmiş, yok edilmiş. Güzel ve iyimser bir şey yok gibi. Öncesini bir kalemde sildi sanki. Sesler, bu kulağıma gelen kuş sesleri, tüm insan seslerine bedel, en iyi insanınkine bile. Toprağın, yeşilin, havanın kokusunda ilginç bir şey var. Evet, anladım, bu ahenkte bir büyü var. Evet, öncesini unutturan, daha öncesini yaşanmamış kılan.
Rüzgârın saçlarımdaki ufak dokunuşları, kokusunu yaymak istercesine yavaş ve nazikçe savurmaları, bunlar normal olamayacak ve bir tesadüf zincirlemesini oluşturabilecek kadar olağanüstü. Bu havada bir büyü var, insanı öncesini ve sonrasını görmek istetmeyecek kadar sarıp sarmalayan bir büyü.
Güneş battığında büyü üstümden kalktığında her şey bitmişti. Geçmişim aşikârdı, geleceğim malum, şimdi ise yaşanmıştı. Evet, artık büyü kalkmıştı. Yeni günler vardı önümde büyünün bile düzeltemeyeceği. Belki de benim büyüm hiçbir şeyin değişmemesiydi. Her şeyin aynı olduğu gibi kalması, düzenin hiç değişmemesiydi. Değiştikçe değişmenin verdiği huzursuzluğu biliyorum.
Hele şu sıralar insanların kafasındaki bir bez parçasının bu kadar huzursuzluğa yol açması. Yok, hayır, değişmesin, hep aynı kalsın, 1923’den bu yana olduğu gibi, değişmeyen bir tek o kalsın. Büyü bozulmasın, sonra göreceklerim, hissedeceklerim hiç hoşuma gitmeyecek, biliyorum. Ben bu büyüyü seviyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)